Abbas Pirimoğlu, Ercüment Özkan’ın İran konusunda haklı çıktığını belirtti

Abbas Pirimoğlu, Ercüment Özkan’ın İran konusunda haklı çıktığını belirtti

Pirimoğlu, “Yıllar geçtikçe merhumun haklı olduğunu müşahede etmeye başladım” diye yazdı.

Yenisöz gazetesi yazarı Abbas Pirimoğlu, İran’da başlayan olaylar üzerine kaleme aldığı yazısında merhum Ercüment Özkan’ın İran konusundaki sözlerine de değindi. İran’da yaşanan gelişmeleri hem iç hem de dış yönüyle değerlendiren Pirimoğlu, İran’da fikir ve felsefe bakımından devrimden sonra her geçen gün belirginleşen bir gerileme yaşandığının tartışma kabul etmez bir vakıa olduğunu kaydetti.

İran deneyimi başlığını taşıyan yazısında Abbas Pirimoğlu şöyle diyor:

Tam da “İslâm siyasallaşmalı” başlıklı yazılarımı kaleme alırken İran’da sistem karşıtı hareketler başladı. Dış ayağının olduğunu herkes söylüyor. Haksız da değiller. Ama gelişmelerin İran kaynaklı boyutunu göz ardı etmemek lazım. Zira aksine bir tavır son derece yanıltıcı olacaktır.

Bu bağlamda İran bir laboratuar görevi görmektedir. Hem Batılı seküler sistemler için. Hem de Müslümanlar için.

Gençlik hayallerimizi süsleyen İmam Humeyni‘nin o dillere destan devriminin hemen sonrasındaydı. Dar çerçeveli bir toplantıda merhum Ercüment Özkan İran seyahatinin anılarını anlatıyordu. Slogan atmaktan öteye geçemediklerini, İslam’ı dar çerçevede algıladıklarını, çalışmadıklarını, hatta beyaz peynir bile üretemediklerini söylüyordu. İçimden çok kızmış hatta karşı çıkmıştım. Ama rahmetli her zamanki kararlılığıyla devrimin amacına ulaşamadığını söylüyordu.

Yıllar geçtikçe merhumun haklı olduğunu müşahede etmeye başladım. Tamam, bırakalım beyaz peyniri devrim silah dahi üretir konuma gelmişti. Lakin fikir ve felsefe bakımından devrimden sonra her geçen gün belirginleşen bir gerilemenin yaşandığı da tartışma kabul etmez bir vakıa idi.

Bir yerde okumuştum, Humeyni‘nin diğer Şah muhaliflerinden farkının, onu devrimin doğal lideri olarak ortaya çıkaran özelliğinin, “Şah gitmelidir” sözünü yazarak değil toplumun önüne çıkarak söylemesiymiş… Humeyni bununla yetinmedi dünyanın önüne çıkarak “Amerika büyük şeytandır” da dedi. Bu sözüyle çok dikkat çekti.

Tıpkı Recep Tayyip Erdoğan‘ın Birleşmiş Milletler bünyesinde yaptığı konuşmada “dünya beşten büyüktür” dediği gibi…

Bu “söz”ün gücüdür. “Slogan” ise sözün yalamaya uğraması hali. “Söz” gereği olan eylem ve fikri donanımla desteklenmedikçe her tekrarlanışında değer kaybeder ve slogan haline dönüşür. İnsanları dönüştürme gücünü kaybetmek bir yana aksi tesirle nefrete sebebiyet verir.

İran’da olayların dış destekli olduğundan kuşku yok. Cam küreye el basan hainlerin hedefinde ki ülke olduğu hepimizin malumu. Suud‘lu yetkililer İran hakkında içerisine el atmanın vaktinin geldiğini henüz söylemişlerdi. Trump ise neredeyse zil takıp oynayacak “İran’a demokrasi(!) yerleştireceğiz“ diye. Diktatörlüğe karşı İran halkının yanında olacaklarını söylerken ağzının suyu akıyor.

Ama samimiyetsizliğinin bütün dünya farkında! Çünkü günümüzün en pespaye sloganları, içerisinde “diktatörlük” “demokrasi”, “özgürlük” gibi kelimelerin geçtiği cümlelerden kurulu!

Bir diğer husus ise İran’da gerçekleşecek bir rejim değişikliğinde müdahale sırasının Türkiye’ye geldiğinin sinyalini verecek olması. Bu bakımdan Türkiye bütün gücüyle İran’ın yanında olmalıdır. Aksine bir durumun dünya Müslümanları için daha zor bir dönemin başlangıcı olacağı aşikârdır.

Ayrıca İran’da ki rejimin bu tür saldırılarla yıkılması da pek mümkün değildir. Lakin olanlardan ders çıkarılması şartıyla!

Yaşananlar, İslam’ın yüce değerlerinin siyasetin hedefi haline gelmesi zorunluluğunun aksinin göstergesi değildir asla! İran ve bütün Müslümanların ders çıkarması halinde yaşananlar, Müslümanların değil Batı’nın aleyhine gelişecektir.

Evvela şu hususu belirtmekte yarar var. Ekonomik şartların kötüye gittiğini yahut Batı’nın ambargosu gibi nedenlerle dışarıdan manipüle ile zayıflatıldığını halk anlar. Ve çoğunluğu itibariyle de anlayışlı davranır ve göğüs gerer. Lakin sosyal adaletsizlik, soygun ve hırsızlık varsa işte buna katlanamaz. Belki tepkisini geciktirir ama sonunda muhakkak gösterir. Buda üç beş menfaatperest, hırsız, arsız ve uğursuz nedeniyle koca bir ümmetin geleceği karartılıyor demektir. Buna hiç kimsenin ama hiç kimsenin göz yummaya hakkı yoktur.

Bundan ülkemizde ders çıkarmalı ve her iktidarın müdavimi olan kadrolu hırsızlara asla fırsat verilmemelidir.

Bir diğer hususta “baskı” ile hiçbir güzelliğin olmayacağı gerçeğidir. Hele hele günümüzün kitle iletişim araçları ve internet bağlantıları ile küçük bir köye dönen dünyamızda bunu kavramamak büyük bir gaftır. İran sınırlarını geçen uçaktaki kadınların örtülerini çıkardıklarını duymayan kalmamıştır. Ahlak polisi ile halkı yola getirmenin ne imkânı ne de lüzumu vardır. Batı teknolojik imkânları ile insanları nefislerinden yakalayıp köleleştirirken İslami siyasa’da aynı araçları kullanarak bütün insanlığın ruhlarına hitap etmeli ve onları irşat etmeyi hedeflemelidir…

Bunun için gereken, ilmi, fikri, dini ve felsefi yeni bir “üslup” muhakkak oluşturulmalıdır.

İslam’ın yüksek değerleri bırakalım mezhebi yahut etnik bir alanla sınırlamayı, bilakis, Müslüman olsun olmasın bütün mazlum halkları kucaklayacak kapsamda anlatılmalıdır. Dünya müstekbirlerinin hileleri ifşa edilirken bütün insanlığın menfaatinin savunulduğunda samimi olunduğu eylemlerle ortaya konulmalıdır.

Birde memnuniyetsizler gurubunun oluşmasına asla izin verilmemelidir. Zira dıştaki güçler ve içteki işbirlikçiler için bu bulunmaz bir fırsat olacaktır. Memnuniyetsizler ordusunun oluşmasında ki en büyük faktör de Adalette gösterilecek olan gevşekliklerdir.

Bu bakımdan FETÖ davaları muhakkak gözden geçirilmelidir. Silahlı kalkışma taraftarı olmayan, örgütün bu konudaki gizli ajandasını bilmeyen kandırılmış kişilerin uzun tutukluluk halleri ve aldıkları cezalar sadece şahıslarını değil, yakınlarını, çevrelerini ve sevenlerini de üzmektedir.

Kısacası İran bizler içinde iyi bir laboratuar niteliğindedir.

YENİSÖZ

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal

1 Yorum

  • ERSİN ERTUĞRUL
    9 Ocak 2018, 11:18

    Abbas Bey’in geçenlerde yayımlanan ve bu son yazısında dikkate değer tespitler, analizler ve şahitlikler/anılar yer alıyor.

    Geçtiğimiz yazıdan çıkarabileceğimiz ve üzerine ilave ettiğimiz hususları şöyle aktarabiliriz. Herhangi bir din, ideoloji, felsefe dünyanın gidişatında söz hakkı olduğunu iddia eder. Ve bu din, ideoloji, felsefelerin insanlara doğrularını ve bu doğruların dayandığı bir dünya, cennet, cehennem, iyi, kötü, adalet vs gibi kavramlarını anlatmaya çalışır. Zira hiç kimse dinlenilmemek, anlaşılmamak, yaşanmamak üzere var olmaz ki!.. Bu zeminden hareketle İslam gibi ilk Resul’den son Resul’e kadar sürekliliğini sürdürmüş bir dinin nasıl bu pozisyondan uzak adledilebilir? Bu yanlı, yanlış iddianın çürüklüğüne temas sadedindeydi Abbas Bey’in yazısı. (Bkz. İslam Siyasallaşmalı yazısı)

    Dünkü, son yazısı da mutedil bir dile sahipti. Ayrıca eleştirel bir dille kaleme alınmış. Yazısında dikkat çeken hususlardan birisi merhum mütefekkir ve dava adamı Ercümend Özkan’ın daha "İslam Devrimi’nin" ilk yıllarında yaptığı can alıcı tespitler, eleştiriler. Münevver "herkesin baktığı gördüğü ve ayrıca görmek istediği" hususları değil, ferasetiyle meseleleri değerlendirip konuşur. Bu haslete sahip münevverlerinse ne kadar az olduğunu bu örnekler bize gösterir.

    Dün nasıl ki yere göğe sığdırılamayan olay, kişi ya da yapılar bugün de yerin dibine geçirilebilir. Ha keza dün yerin dibine geçirilenler de bugün göğe çıkarılıyor değil mi?.. O halde ihtiyacımız olan, selin önündeki çerçöp gibi sürüklenmek değil, akıntının tersine yön alabilme çabasıdır. Resuller, Salihler, Münevverler hep bu örnekliği bize sunarlar, değil mi?

    Yazı da diğer dikkat çekici can alıcı tespitte. Hakikatin sloganlaştırılarak, harcanmasıdır. Bunun panzehiri "tek başına" kalsa da kişinin doğruyu, hakikati dile getirebilmesidir. Ve inanılanları yaşama azmidir. İnanmak ve Yaşamak yani!.. İşte sahici münevverler de bizi cezb eden bu değil midir? Yoksa kara kaşı kara gözü olmasa gerektir! Fakat hakikatin sloganlaştırılması konusunda verdiği örneğin de su götürür olduğunu ifade etmeden geçemeyeceğiz…

    Tüm bunlarla beraber dikkate değer bir yazı. Abbas Bey’e teşekkürü borç biliriz…

    Yanıtla