Yapılacak iş tahkiki arttırmaktır!

Yapılacak iş tahkiki arttırmaktır!

Bir din, ancak onu getiren peygamberin anladığı ve yaşadığı gibi anlaşılmak ve yaşanılmakla o dinin sahibi razı edilebilir. Tekrar belirtmek gerekirse, yapılacak iş tahkiki arttırmaktır. Tahkik, hakikati araştırmanın adıdır.

Selam ile

Ercümend Özkan

Azîz Okuyucularımız!..

İslâm anlaşılsın diye insanlara gönderilmiş, bilinsin diye bir bildirici (peygamber) ile bildirilmiş ve gereklerine uyulsun da insan ve toplum, fıtratına uygun olarak iki cihanda huzur bulsun için tâ ilk insan ve ilk peygamber ile birlikte gönderilmiş bir dünya görüşü, bir hayat tarzıdır, ki onun en son bildiricisi Hz. Muhammed (s.a.)’dir.

Peygamberler hep aynı mesajı taşımışlar, tevhid akidesini te’kid etmişler, Allah’a itaate çağırmışlardır. Gönderilen din, insanların zaafı sonucu esaslarından saptırılmaya başlayınca onun, esasına döndürmek için yeniden peygamberler gönderilmiş ve bu böyle sürüp gelmiştir. Hz. Muhammed’e kadar.. İnsanlara zaafları bazı şeyleri unutturmuş, bazılarını değiştirtmiş, olmayan şeyler ekletmiş, olanların bazılarını değiştirmiş ve Tevhid Esâsı rayından çıkarılmıştır. Bu sebebledir ki Allah kullarını görüp gözetmiş ve kaybedilen esas üzerine tekrar dönmeleri için imkân bahşetmiştir kullarına.. Nihayet peygamberlerin sonuncusu (1) ile gönderdiği son vahiyler onun kalbine yerleştirilmiş (2) toplanmış, muhtelif kâtipler tarafından te’kiden yazılmış, defaatle kontrol edilmiş, yüzlerce insan ezberlemiş, bilâhare de bu yazılanlar bir araya getirilerek, hafızların da yardımıyla tek Kitab halinde toplanmış sonuç olarak da meşhur olan rivayete göre 7 nüsha istinsah edilerek o günkü İslâm Dünyasının muhtelif yerlerine, esas ittihaz olunmak üzere gönderilmişti(3).

Bizlerden önce gelip geçenleri, kendilerine gönderilenleri zaptetmemiş olmalarından ötürü onları değiştirmeleri, aslından uzaklaştırmaları karşısında Allah, son Peygamber’e yeniden ve tekmil bir Kitab göndermiş ve bunu korumasına(4) almıştır. Eğer bizler de, zaptolunmuş bu Kitab’a rağmen bazı şeyleri unutmuş, bazıları aslıyla alakasız manalara çekmiş, yaşamımız ve anlayışımızda bunlardan bazıları veya birçoğunu değiştirmiş isek -ki geleneksel müslümanlık bütün mezhepleriyle bunu yapmıştır- yeni bir Kitab’ın inmesini beklemeden, en son inen ve Allah tarafından korunan Kitab’a göre yaptığımız yanlışları düzeltmek, eksiklerimizi tamamlamak, fazlalarımızı atmak, saptığımız noktalarda doğru olana dönmek durumundayız demektir. Zira ahirette hiç kimse atalarının dininden değil, Din Günü’nün Sahibi’nin dininden suâle çekilecektir. Öldükten sonra dirilmeye inananlar bilmelidirler ki ahirette Allah kimseye sualleri Hanefîliğe, Şafiîliğe, Hanbelilik veya Malikiliğe, Caferiliğe göre soracak değildir. Şiîlik veya Sünnilik ahirette geçersiz olup, müslümanlıktır geçerli olan orada. Elbette her müslümanın amellerini işleyebilmesi için bir tuttuğu yolu (mezhebi) olacaktır, aksi takdirde yolsuz (mezhebsiz) kalır. Lâkin bilmelidir ki asıl olan dindir, mezheb değil.

Ayrıca insanlar aralarındaki ihtilafları kaldırmak, en aza indirerek birleşmek istiyorlarsa gösterilen tek yol “Allah’ın ipine sımsıkı sarılmak”tır. Hadislerdeki çelişkileri Kur’an âyetlerinde bulamazsınız. Bu itibarla da biz hadislere başkaları tarafından nakledilen sözler olarak bakıyoruz. Ancak Kur’an’a uygunlukları Kur’an’la yapılan sağlamasından sonra meydana çıkanlar için Resulullah’ın sözleri olduğu kanaatini taşıyabilmekteyiz. Zira hadislerin tümünü geleneksel kültürde olduğu gibi tümüyle peygamberin sözleri olarak peşinen kabul edersek -ki bunları toplayanlar da öyle- tutarsız olan bir peygamber sözleri külliyâtı ile karşı karşıya kalırız. Kaldı ki, yani biz eminiz ki Muhammed (s.a.) emin bir insandır ve her şeyden önce Allah’ı razı etmeyi, O’nun Kitab’ını gerektiği gibi anlamayı ve uygulamayı kendine şiâr edinmiştir. Buna Kur’an şahitlik etmektedir. Zira Allah ondan razı olmuştur, görevini O’nu razı edecek şekilde ikmâl etmiştir Resulullah.

Birleşmek isteyen müslümanlar Allah’ın ipine sımsıkı sarılacaklardır. Allah’ın ipi Kur’an’dır. Kur’an’a ve Kur’an’a uyduğunu gördüğü rivâyetlere itibar etmek peygamberin yolunu takib etmektir, ki o bizlere “bir güzel örnek” olarak gösterilmiştir. Peygamberimizin (s.a.) en büyük ve bi’seti takib eden hayatının şiârı Kur’an’a uymak olmuştur. Bizler de aynı şeyi yapmakla peygamberimizin hayatında en çok önem verdiği şeye önem vermiş olacak ve şiâr edindiği şeyi şiâr edinmiş olacağız. Bu demektir ki Resulü’nü Allah’tan, onun sünnetini de Kur’an’dan ayırmak mümkün değildir. Bütün müşkilimiz neyin sünnet olup, neyin sünnet olmadığının gereği gibi tesbitidir. Bunda da en büyük rolü ilk sırada Kur’an oynayacaktır. Kur’an’a uygun olarak bize intikal eden rivâyetler bize güven verecek ve Resulullah’ın sünneti olduğu hususunda kanaat sahibi olmamızı sağlayacaktır.

Bu söylediklerimiz bugüne kadar olduğu gibi büyüklerimizin söyledikleri deyip her şeyi hap gibi yutmamayı, Kur’an’ı hayatımız boyunca okuyup anlamaya çalışmayı ve Resulullah’tandır diye bize gelen rivâyetleri gereği gibi incelemeyi hayatımızın düsturu yapmamızdır. Gerçekten örneğin namaz, hacc ve benzeri konularda bize ne kadar, gerek lafzen gerekse büyük topluluklardan yine büyük topluluklara intikal ederek gelmiş ve üzerinde küçük de olsa bir şüphe bulunmayan rivâyetlere göre amel etmeli, bu tür rivâyetlerin Kur’an’da en azından takriri, tasvibini bulmalıyız. Nitekim bu konuda en küçük bir endişe taşımadığımız için namazı Resulullah (s.a.)’ın kıldığı rivayet edildiği gibi kılıyor, oruca onun başladığı vakitte başlayıp, iftar ettiği vakitte iftar ediyoruz. Zira bir din, ancak onu getiren peygamberin anladığı ve yaşadığı gibi anlaşılmak ve yaşanılmakla o dinin sahibi razı edilebilir. Tekrar belirtmek gerekirse, yapılacak iş tahkiki arttırmaktır. Tahkik, hakikati araştırmanın adıdır.

Evet!.. Müslümanlar aralarındaki ihtilafların azalmasını ve giderek kalkmasını istiyorlarsa öncelikle ve mutlaka Kur’an’ı, yalnız nazarî olarak değil, fiilen her alanda önde tutmak ve tahkiki sonucu ona uygun düşen rivayetlerden Resulullah’ın uygulamalarına itibar etmeyi Kur’an’a uymakla birlikte mütâlea etmelidirler. İşte o zaman müslümanlardan ve mü’minlerden olurlar, atalarının dininden değil.(5)

Veyl atalarının yürüdüğü yoldan yürüyenlere!.. Ne mutlu Allah’ın dininden olmaya cihad edenlere!…

(1) Ahzâb 33/40
(2) Bakara 2/97, Şuara 26/194
(3) Hicr 15/9
(4) Bu satırların yazarı o ilk nüshalardan birini Amasya Bayazıt Kütüphanesinde görmüştür. İkincisi İstanbul Süleymaniye Kütüphanesinde, üçüncüsü de Buhara Kütüphanesindedir.
(5) Kur’an’da kullanılan manada kullanılmıştır ‘Atalarının dini’ deyimi.

İktibas, ağustos 1987, sayı 128

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal