Özelleştirme

Özelleştirme

Biz özelleştirmenin, yani işletmeciliğin özel kişilere ait olmasının hem mülkiyet açısından hem de işletmecilik gerçeği açısından İslamî olduğu kanısındayız. Ne var ki yabancılaştırmak ile özelleştirmek karıştırılmamalıdır…

ÖZELLEŞTİRME

Ercümend Özkan

Kamuoyunda epey zamandan beri sözü edilen lâkin kendisi edilemeyen bu iş, sonunda kanunlaştırılarak yürürlüğe konuldu. Yine de hangi alanlardaki kamu kuruluşlarının özelleştirilip özelleştirilemiyeceği ile ilgili olarak, Anayasa Mahkemesi’nin münferit kararları özelleştirme kapsamı dışında kalacak sanayi dallarını (kamu işletmelerini) belirlemektedir. Kanunun yürürlüğe girmesinden hemen sonra yapılan başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi TEK ile ilgili özelleştirmenin anayasaya aykırılığına karar verdi ve Elektrik Üretim ve Dağıtımının (Enerji) özelleştirilemeyeceğinden bahisle bu konuyu özelleştirme kapsamı dışında bıraktı. 

Biz konunun bu siyâsî yanı ile ilgili şeyler söylemek istemiyoruz. Bu ayrı bir siyâsî yorum konusudur. Şimdi burada ÖZELLEŞTİRME’nin ne olduğu, nasıl olduğu, kuralları, ülke ekonomisi açısından yarar ve zararları ve özelde ‘mülkiyet’ kavramı ile konuyu ele alacak ve İslam açısından Özelleştirmenin ne olduğunu anlatmaya çalışacağız. Elbette bu konuda da son sözü biz söyleyecek değiliz. Lâkin en azından bu konuda bir fikir edinmenize katkıda bulunacak ve konu ile ilgili düşünülmesi ve düşüncelerin zenginleştirilmesine yol açmış olmayı umuyoruz. 

Özelleştirme kısaca tanımlanacak olursa “Kamu mülkiyeti ve yönetimindeki iktisâdî kuruluşların ve özel kişilere veya kuruluşlara şu veva bu şekilde devredilmesi”ne denilmektedir. Bu devir, mülkiyetlerinin satışı suretiyle olacağı gibi, işletmelerinin devredilmesi şeklinde de olabilmektedir. Lâkin Özelleştirmeden bahsolunduğunda esas olarak mülkiyet ve doğal sonucu olarak da yönetiminin devri anlaşılmalıdır. 

Kamuya ait iktisâdî teşekküllere bu kelimelerin baş harflerinden oluşan KİT’ler, denildiğini biliyorsunuz. Biz de yazımızda kısaca KİT kelimesini kullanacağız. 

Milletten toplanılan vergilerle başlangıçta öncülük etmek, örnekler oluşturmak ve de ülke sanayiinin ihtiyaç duyduğu malları, esas malları üretmek için kurulmuş KİT’ler, zaman içinde yine Kamuyu temsil edenler, yani hükümetler tarafından yönetilmiş, lâkin hemen her zaman da kötü yönetilmiştir. Bu sebeble de giderek KİT’ler bütçeye ağır yükler getirmiş ve bu yükleri hep millet, yani vergi verenler taşımışlardır. Son günlerde sık sık söylendiğine göre bu yükün faturası tutarı yıllık 90 trilyon lira imiş. Ve toplanılan vergilerden karşılanmaktaydı. Bu kısaca şu demektir: Kamu yönetimi, iktisâdî teşekkülleri beceriksizce yönettiğin için senin zararını biz karşılayalım ve de ödül verir gibi bu zararı ödüllendiriyoruz. Hiç bir kimse, dünyanın hiçbir yerinde kimseyi kötü yönetiminden ötürü ödüllendirmez ve ödüllendirmeyi düşünmez iken sonuç olarak KİT’lerin yönetimleri ödüllendirilmekte ve yöneticilerinin zararları telâfi edilmektedir. Zarar eden hiçbir işletmeyi kimse ilelebed devam ettirmek istemez. Ayrıca isteyemez. Çünkü istese de yürütemez, yetişemez zararının ardından… Ama devlet elindeki KİTlerin yönetiminden doğan zararları her zaman karşılayabilmiş, millete ödetmiştir. Bu işletmelerin ne teknolojileri yenilenebilmiş, ne üretimi artırılabilmiş, ne maliyetleri düşürülerek yükseltilen kalite ile birlikte rekabet edebilme imkanlarına kavuşabilmiştir. Zira KİTler “Milletin kesesinden, partililere peşkeş çekilen birer çiftlik” olagelmiştir. Şayet herhangi bir kişi bir başkasına ikram da bulunmak istiyorsa bunun kuralı bunun faturasını kendi cebinden karşılamasıdır. Lâkin KİTler hiçbir zaman böyle olmamış, politikacılar milletin malını şuna-buna ikramda bulunmuşlardır. Bu da bir tür hırsızlıktır fakat aslâ cezalandırılmayan bir hırsızlık. Bir insan başkasının malı ile nasıl olur da kendisininmiş gibi başkalarına ikramda bulunabilir. Bu, birinin malını çalıp, başkalarına dağıtmak gibi değil de nedir?

Mülkiyet, insanın fıtrî olarak ihtiyaç duyduğu varlığını sürdürebilmek için gerekli gördüğü şeylere sahibiyet duygusudur. Bu duygu tarihten bu yana gelişmiş ve şekillenmiştir, insan varlığını koruyabilmek için bu varlığı korumayı sağlayabilecek şeylere sahib olmayı isteyegelmiştir. Bu sebeble kişinin bu ihtiyacından doğan ihtiyaca ‘Özel Mülkiyet’ denilmiştir.

Kişi çalışarak, mirasa sahib olarak, bir başkasının -devlet dahil- bağışlaması ile, belirli şartlarda bulması -buluntu- ile, ölü toprağı diriltmekle özel mülkiyet sahibi olmaktadır. Özel mülkiyet ile ilgili sorunların tümü özel kişilerce halledilmektedir. Zira şahıs sahibi bulunduğu malı veya işletmeyi en verimli şekilde işletmek için elinden geleni yaparak işletmeciliğin gereklerini yerine getirir. Lâkin sahibi kişi olmayan malların yönetimi, işletilmesi aynı şekilde olmamaktadır. Bir bakıma ‘El, elin eşeğini türkü çağırarak aramakta’dır. Bunun en bariz örneğini SSCB ve benzeri rejimlerde bütün dünya görmüş ve sonuçta geldikleri yerleri de görmüştür. 

İslam’da devlet, malın veya herhangi bir iktisâdî değerin belirli kişiler arasında dönüp dolaşan bir güç (devlet) olmamasını istemektedir. Bu demektir ki toplumdaki fertlerin tümü bu iktisâdî varlıklardan yararlanmalı, mürüvvetini görmelidir. Allah, malı elbette ki dilediğine verir. Lâkin kendisine mal verilen de Allah’ın imtihan kasdı ile vermediklerini ne ölçüde kendisine verilenden yararlandıracaktır, bunu görmeyi istemektedir. Zaten kiminin kiminden farklı yaratıldığı, kiminin, kiminin emrinde çalıştığı bu dünyada aslolan, dünya nimetlerinden dünyada yaşayanların mümkün olduğunca yararlanmalarının sağlanmasıdır. 

Ekonomi ilmi, ekonomik değerlerin üretiminin nasıl artırılacağı, kalitesinin nasıl yükseltileceği ile meşgul olan ilim dalıdır. Ekonomi politikası ise var olan veya üretilen mallardan kişilerin ne şekilde, ne miktarda, ne keyfiyette yararlanabilecekleriyle meşgul olan ilim dalıdır. 

Ekonomi ilminin ideolojisi yok iken, ekonomi politikaları tamamen ideolojiktir ve ideolojilerin dünya görüşleri istikametinde şekillenirler. Bu sebeble bir malı üretmek ile üretilen mala sahib olmak ayrı ayrı konulardır. Bunun içindir ki bir malın kalitesi yüksek ve üretimi çok ise bu takdirde toplumun bu maldan yararlanmasına sıra gelecektir. Az üretilen, ihtiyaçlara cevap veremeyecek düzeyde üretilen mallara bir de sahip olma bakımından uçurumlar doğuran yöntemler uygulanırsa bu takdirde insanlar arasında huzursuzluk çıkacaktır. Bu huzursuzluklar mala sahib olamayanların ihtiyaçlarının giderilmesinde sıkıntılar yaratacağı gibi, mala sahib olanlar açısından da açların yanında tok uyuyabilmenin mümkün olamaması yüzünden yine huzursuzluk doğuracaktır. İnsanlar dünyaya huzursuz olsunlar için gelmemişlerdir. 

İçinde yaşadığımız toplumda milletin malı anlamında kamu malları denilen KİT’ler sürekli olarak başkasının kesesinden ağalık edilmesinin sonucu on kişi ile yürütülecek bir işin 100 kişi ile yürütülmesine çalışılması, kaliteye önem verilmemesi gibi nedenlerle sürekli zarar ettirilmiştir. Sürekli zarar eden bir işletme için de süt vermeyen veya sütü azalan ineğin kesilmesinin düşünülmeye başlanması gibi satılmasına sıra gelmektedir. Yani KİT’lerin satılması konusu sürekli gündemde kalmaktadır.

Devletin hiçbir ülkede, hiçbir dönemde iyi bir işletmesi olmadığı açıktır. Geçici süreler için olmak kaydı ile belki ülkeler açısından kamu işletmelerine ihtiyaç duyulmuş olabilir. Ama ülkemizde ve hele de günümüzde artık bu kamu iktisâdî teşekküllerini sürdürmenin, kamunun elinde tutmanın hiçbir anlamı yoktur. 

Kendisi için çalışan en verimli şekilde çalışır. Bu gerçeği kim görmek istemiyorsa önce kendisini gözden geçirsin. 

İçinde bulunduğu dünya ile entegrasyona gitmeyi düşünen-globalleşmeyi isteyen Türkiye’yi yönetenlerin bir yeni yanlışı da bu KİT’leri özelleştireceğiz diye, yabancılara satılmasına yeşil ışık yakmalarıdır. Biz devlet mülkiyetinin, mülkiyetle devletin sahibiyeti açısından İslam’da bir uyum olmadığı kanısındayız. Kişileri zengin olan bir devlet zengin bir devlettir, devleti zengin olan bir devlet değil. 

Memleketimizde her tür sanayinin gerektiği düzeye gelebilmesi için gerekeni müteşebbis yapmaya çalışır. Devlet, imkanlarıyla müteşebbislere yardımcı olur. Lâkin ülkede yabancıların iktisâdî olarak varlık göstermelerine yeşil ışık yakılmamalıdır. Zira yaşadığımız her anda olduğu gibi sonraki günlerde de yabancılarla karşı karşıya gelebileceğiniz gerçeği düşündürücüdür. 

Özetle biz özelleştirmenin, yani işletmeciliğin özel kişilere ait olmasının hem mülkiyet açısından hem de işletmecilik gerçeği açısından İslamî olduğu kanısındayız. Ne var ki yabancılaştırmak ile özelleştirmek karıştırılmamalıdır. Bunu karıştıranlar zaten her şeyiyle toplumu yabancılaştırmak ve yabancılarla kaynaştırmak isteyenlerdir. Elin gavuruna bu milleti benzetmek isteyenlerin çalışma alanlarından biri de KİTlerin özelleştirilirken yerli-yabancı ayırt etmemesidir. Zira zaten İslam’la uzaktan yakından ilişkisi bulunmayan, İslam’ı yalnızca siyâsî bilinçten yoksun halkı kandırmak ve desteğini almak için kullanmaktan öteye İslam’la hiçbir ilintisi bulunmayan Lâik-Demokratik Türkiye Cumhuriyeti dünya görüşünden (dininden) her şeyine batı ile entegre olmayı, bütünleşmeyi istemektedir. Biz, bu ülkenin halkı isek istemiyoruz bunu. Şu anda cılız çıktığından olacak gereğince işitilmeyen bu ses, günün birinde kulakları sağır edecek çığlıklara dönüşecektir. İşte o zaman 7 düvel birleşse İslam’a dönüşe ve İslam dışılıkları karşımıza almamıza kimseler engel olamayacaktır. 

Bizler müslümanız. Bu ülkenin halkı da boyuna kadar günaha batmış olanları dahi kendisini İslam’la tanımlamaktadır. Her ne kadar geçirdiğimiz yıllar eziyetli yıllar ise de giderek bu eziyetlerden kurtulunulacağının emaresi çoğalmaktadır. Batı ile bütünleşmeyeceğiz; dünyadaki müslümanlarla İslam üzerinde bütünleşeceğiz. Bu oluşum sürecini yaşıyoruz. İslam, yükselen değerlerin, arkasından gelenlerle arasında kapatılması mümkün olmayan mesafesi ile başında bulunmaktadır. Bu gerçeği görmekte gecikenlere yazık olacaktır. Bizler ise kimselere yazıklar olsun istemiyoruz.

İktibas, kasım-aralık 1994, sayı 191-192

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal