Kaza ve Kader veya Sevab-İkab

Resulullah(s.a.)’ın gününde, İslâm’ı ondan öğrenenlerin arasında hiçbir mesele olmamış müşkil haline gelmemiş konulardan biri de şüphesiz/ sonradan gündeme gelmiş ve getirilmiş olan “Kaza ve Kader” konusudur.

Gündeme geldiğinde öylesine herkesi meşgul eder hale gelmiştir ki kimse kendini bu konunun girdabından uzak tutamamıştır. En salim düşünenleri bile içine sürükleyen ‘Kaza ve Kader’ konusu, üstelik İslâm’da anlaşılması gerektiği gibi değil, gündem konusu haline getirenlerin getirdikleri biçimiyle söz konusu edilmiş, yanlış yerinden girildiğinden içinden çıkılması da bir noktada imkansıza doğru seyretmiştir. Hararetle konuşulduğu günlerde neler söylenmiş ise, ondan sonrasında da aynı boyutları korunarak ‘ilim’ haline getirilip Kelam’ın ana konularından birini teşkil etmiştir. ‘İlm-i Kelam’ İslâm’la alakası bulunmayan ‘Felsefe’ye karşı zorlanarak ortaya çıkarılmaya çalışılan bir ‘bilim’ olup çıkmıştır. Tepkisel niteliği bile onun bilim olmasına tek başına mani iken, bu nokta bile gözlerden ırak kalmış ve bilim olarak ortaya çıkarılışının üzerinden geçen asırlar onun daha bir varsayılma sebebini teşkil etmiştir. Bu ve benzeri daha nice konular İslâm ile uzaktan yakından alakalı bulunmamasına rağmen, sade ve anlaşılır, kolaylıkla uygulanır İslâm’ı içinden çıkılması adeta imkansız, anlaşılması mümkün olmayan bir ‘İdeler’ düzeni haline sokmuş; ona asliyetinin sadeliğinden kaybettirmiştir. Üstelik de bütün bu yapılanlar maharet sanılarak…

Yukarıda da değindiğimiz gibi hemen hiç kimsenin Resulullah(s.a.)’ın gününde değinmediği, ilgilenme gereği duymadığı, daha doğrusu konu ile ilgili bir müşkili buIunmadığı bu konu daha sonra müslümanları meşgul eden ana konulardan biri haline gelmiştir. Tarihi itibariyle dikkatimizi, Eski Yunan Felsefesi’nin Süryaniler tarafından Arabçaya tercüme edilerek müslümanlar arasında söz konusu olduğu günler çekmektedir.

Resulullah(s.a.)’ın aralarında yıllarca yaşadığı İslâm’ı anlamaları, yaşamaları ve özümsemeleri açısından bir güzel neslin yetiştiği yıllarda (Asr-ı Saadet) Müslümanların bu türden problemleri yoktu. Bir yandan devlet sınırları olanca genişliğe ulaşırken, diğer yandan da İslâm’ı iyi anlamış kişiler -ashab- azalmakta idi. Bir diğer ifade ile İslâm olanlar, İslâm’ı öğrenme durumunda bulunanlar sür’atle çoğalır iken, diğer yandan da İslâm’ı iyi bilenler, öğretebilecekler azalıyordu. Bu azalma normal ölümlerin dışında Ridde harbleri ve İslâm’ın yayılması çalışmaları -cihad- sebebiyle hızlanıyordu. Hudutlar genişliyor, İslâm’a girenler sayılamayacak kadar çoğalıyor fakat İslâm’ı iyi bilenler -ashab- azalıyordu. Daha sonraki yıllarda bu azalma daha da arttı. Toplumu fikrî disipline sokma, kadro yetersizliği nedeni ile zorlaşıyordu. Bir yandan da bilindiği gibi siyasî otorite zaafa duçar olmuş, siyasî birliğin sağlanmasında kullanılan metodlar İslâm’ın men ettiği usûllerle uygulanmaya başlanmıştır.

Siyasî birliğin sağlanmasına talib olan ve bunu da kısa bir süre içinde beceren bir kesim, bunu sağlamada kullandığı metodların İslâm’ın hoş görmediği üslublardan oluşması yüzünden soğuk bir tepki ile karşılaşmış ve bunu kırmak için yine kıtale, zulme başvurarak ilerdeki günlerin daha da karanlık olacağının işaretlerini vermişti.

Ashabın ve tabiinin hemen büyük bir kısmı bu gelişmeleri takbih mahiyetinde olmak üzere ‘Cuma Namaz’larına iştirak etmiyorlardı. Zira Cuma namazlarına iştirakin ‘rejimi tasdik’ anlamına geldiği kanısında idiler. Bunu gözden kaçırmayan Umeyye yöneticileri tedirgin olarak derhal bu gibilerin üzerine gitmiş ve onların Cuma namazlarına iştiraklerini zorla sağlamaya çalışmışlar, sıkıntılara uğratmışlar, hapislere sokmuşlar ve zulümlerini böylelerinin üzerinden eksik etmemişlerdir.

Başlangıçta ikraha ve zulme karşı tavırlarını açıkça ortaya koyarak ‘siyasî otorite’yi tasvib etmediklerini sergileyenlerin üzerindeki tazyik gittikçe artmış ve sonunda bu mukavemet kuvvetle/zorla kırılarak ortalık yatıştırılmaya çalışılmıştır.

Resulullah(s.a.)’tan sonraki yılların siyasî gelişmelerine bir kısa bakıştan sonra konumuzun gittikçe kesifleşen ortamda ne hale geldiğine dönelim.

Özellikle Hz. Ömer (r.a) zamanında Mısır, Yemen, Irak, İran, Filistin ve Suriye’nin daha kuzeyleri İslâm topraklarına katılmıştı. İslâm’ın parlaklığı, ışığının vurduğu bu yakın yörelerde insanlar üzerinde etkisini göstermiş ve oluk oluk insan selleri halinde İslâm’a girişler olmuş ve oluyordu. Bu İslâm’a girişler o derecede çoğalmıştı ki, o yıllara kadar İslâm olanların sayısını kat be kat geçmişti. Yani, yeni müslümanlar, sayı itibariyle eski müslümanları geçmişti. Belki birkaç misline ulaşmıştı ve bu çoğalma daha da sürüyordu.

Tabii ki yeni gelenler yalnız ‘Kelime-i Şehadet’ getirmekle kolayca İslâm’a giriyorlar ama bir yandan da eski kültürlerini beraberlerinde getiriyorlardı. Bunların bir kısmı, belki pek cüz’i kısmı bilerek bunu yapıyor ve İslâm’ı bozmayı amaçlıyor idiyse de ezici çoğunluğun hepsini fitneci kabul etmek insanın tabiatını bilmemekten kaynaklanan bir aşırı görüş olsa gerektir. Aynı zamanda kolaycılık olur böyle düşünmek.

İşte bu yeni İslâm olanların İslâm toplumuna getirdikleri eski dünya görüşlerine, dinlerine ait itikadî ve amelî görüşleri, insanların üzerinde durdukları, çokça konuşur hale geldikleri düşünceler olmuştur. Bu ortamda bir yandan da yukarıda belirttiğimiz gibi özellikle Süryâniler Eski Yunan Düşüncesi’nin hemen bütün eserlerini arabçaya tercüme etmişlerdir.

Toplum insan çoğunluğu itibariyle İslâmî esaslı bilgilerden henüz yoksun ve eski dünya görüşleriyle dolu iken bir de Eski Yunan Düşüncesi’nin ortaya atılışı ile meseleler İslâm dışı bu kültürün baktığı açıdan ele alınarak üzerinde duruluyordu. Cemiyet bakımından çokluğun bilerek-bilmeyerek üzerinde durması konunun her yanı sarması sonucunu doğuruyor, ve hemen herkes meselelerle ortaya atıldığı şekliyle konuşmak durumunda kalıyordu.

O günlerin ortalıkta en çok dolaştırılan konularından biri, belki de en önemli göründüğünden herkesi meşgul eden de ‘Kaza ve Kader’ konusu idi. Fiilleri kim yaratır, başka yaratıcı mı vardır? İnsan kendisi için çizilenin dışına çıkamaz, ya da bunun tam tersine insan fiillerinin yaratıcısıdır, yaratıcı bu fiillere karışmaz cinsinden düşünceler ortalığı kaplamış ve tüm insanlar bunlarla meşgul olur hale gelmişti. Bir kısmı düşüncelerinin sonucu olarak insanın sual edilemeyeceği, cezalandırılamayacağı noktasına kadar varırken, diğerleri insanı fiillerinin yaratıcısı sayarak bir başka yanlışlığın içine düşüyorlardı. Bu gelişmelerden rahatsız olan ve daha makul düşündüğü mülahazası ile bu düşüncelerin arasını bulma, ortayı bulma gayretine düşenler de olmuş ve bu tür düşünenler kendilerinden önce düşüncelerini ortaya atanların başladığı yerden hareketle aynı yolu takib etmişler ve bir arabulucu gibi, iki müfrid görüşün ortasını buldukları kanısına varmışlardı: İnsan iradesi ihtiyari bir kesbe maliktir ve bunun sonuçlarından sorumlu tutulur, demişlerdi.

Siyasî ve itikadî mezhebler tarihinde Cebriye’ye tesmiye edilen mezheb sahiplerinin görüşü, hareket noktası itibariyle yanlıştı ve bu yanlış, işi-meseleyi fiillerin yaratılıp yaratılmaması açısından ele almasıydı. İslâm dışı kültürlerin İslâm toplumuna taşınması sonucu ithal bir düşünce idi. Bunlar “Kulu Allah yarattığı gibi, fiillerini de Allah yaratır. Bu sebeble de kul fiiline cebredilmiştir, rüzgarın önündeki bir tüy gibidir, ihtiyarı yoktur. İhtiyarı olmayanın cezası da yoktur. Kul ne yaparsa O -Allah- dilediği için yapmıştır.” diyorlar ve kulun içki içmesinden, oruç tutmasına kadar herşeyi Allah’a hamlediyorlardı. Sorumluluğu da kuldan kaldırıyorlardı.

Bu düşüncelerine de Kur’an’dan deliller getirerek kendilerini emniyete alıyorlardı. Düşünceleri ile bunların karşısına çıkanlar, fiilleri insanın yarattığını, sonucundan da kendisinin mes’ul olacağını söyleyenler de yine görüşlerine Kur’an’dan deliller getiriyor ve bir bakıma meselenin bütününden habersiz görebildikleri kısımları ile ilgili delillerle çözüme kavuştuklarını sanıyorlardı. Bilakis ortaya attıkları görüşler toplumu daha çok kaosa sürüklüyor ve cepheleşmelere sebep olarak, bir hiç yüzünden kutuplaşmalar meydana geliyordu. O kadar ki halifeler bile bu benzeri görüşlerden birini ilzam ederek otoritesini, kendi kanaatlerinin kabulü yönünde kullanmaktan çekinmiyordu. “Kur’an mahluk mudur, değil midir” anlayışının da aynı cinsten karışıklıklara sebep olduğuna İslâm Tarihi, sahifelerini ayırmak zorunda kalmıştır. Bütün bir ümmetin hem de peygamberin yaşadığı günlerden çok uzaklaşılmadığı günlerde nelerle meşgul edildiği ve esas meselelerin ihmal edildiğini görmezlikten gelmek mümkün olmasa gerektir.

Tarihi sebebleri ne olursa, nerelerden kaynaklanırsa kaynaklansın yukarıda örneklerini vermeye çalıştığımız İslâm’a ithal edilmiş düşüncelerin ümmeti tümüyle meşgul ettiği yıllar gerilerde kalmasına rağmen, o günlerde kavuşturulduğu söylenen çözümler günümüze kadar intikal etmiş ve el’ân bilgi olarak hükmünü sürdürmektedir. Eskilerin çözüme kavuşturdukları şeylerin dokunulmazlığı anlayışı gittikçe hükümden düşmekle birlikte, büyük çoğunluğun üzerindeki etkisini sürdürmektedir.

İslâm, hükümlerini, hemen bütün mezheplerin iştirak ettiği veçhile sırasıyla haram, farz, mekruh, mendûb (nafile, sünnet) ve mübah olarak açıklamıştır. Allah’ın din gününde insanları hesaba çekmesinin sonucunda vereceğini söylediği mükafat ve ceza bir diğer ifade ile sevab ve ikabtır, müslümanı ilgilendirecek olan. Ve müslüman Allah’ın kitabı ve Resulü’nün açıklayıcı sünneti ile hangi fiilde ikâb bulunduğu, hangisinde ise sevabın bulunduğunu öğrenmelidir. Öğrenmelidir ki Allah’ın gazabının bulunduğu haramlardan kaçınsın, rızasının bulunduğu farzları işlesin. Yani müslümanı alâkadar eden önemli şey hangi fiillerin haram olduğu, hangilerinin de farz olduğudur birinci derecede. Zira bu suretle cezadan kaçınabilecek ve rıza’ya kavuşabilecek, mükafatı kazanabilecektir.

Mes’eleye İslâm bu açıdan bakmış, Resulullah’ın gününde Müslümanları meşgul eden şey bu olmuş ve haram olan davranışlarla, Allah’ı razı edecek davranışları öğrenmeyi şiar edinmiştir müslüman. Onları boş, anlamsız ve sonuçsuz şeyler meşgul etmemiştir sonrakileri ettiği gibi. Biz konuya fiillerle ilgili bazı düzenlemeler getirerek, müşterek özelliklerini göz önünde bulundurup bir tasnife tabi tutarak açıklık getirmeye çalışalım.

İnsan ister kendinden sadır olsun, ister kendi üzerine sadır olsun iki tür fiil ile karşı karşıyadır: Bunlardan biri kendini hakimiyeti altında bulunduran alanda cereyan eden fiiller, diğeri ise kendisinin hakimiyeti alanında cereyan eden fiiller.

Bahsimizin asıl temeli ise fiillere sevab veya ikâb’ı (ceza) yükleme hususudur. Ki fiiller biz insanları bu açıdan ilgilendirirler. İslâm fiiller ile, sonuçlarına sevab veya ceza gelip gelmemesi açısından alakadar olur.

Kaza
İnsanı hükmü altında bulunduran alanda olup biten fiillere baktığımızda bunların da iki çeşit fiiller olduğunu görürüz.

Birincisi; varlık düzeninin gerektirdiği, onlar olmazsa bu kurulu düzen olmaz cinsinden fiillerdir. Mesela güneşin belirli bir yerinin bulunması, onun etrafında bir takım gezegenlerin belli yörüngelerde seyretmesi, insanın dünyaya geliş zamanı, tabii haliyle uçamaz oluşu, gözünün renginin kendisi tarafından tayin edilmediği ve benzeri fiiller Allah’tandır. Ve varlık nizamının gerektirdiği cinsten fiillerdir. Bunların sonuçlarından insanlar için sevab veya ceza doğmaz…

İkincisine gelince; bunlar da insandan sâdır olsun veya insan üzerine sâdır olsun, insanın keza giderilmesine veya kazanılmasına muktedir olmadığı, diğer yandan varlık nizamının da gerektirmediği fiiller. İnsanın bir yerden düşüp bir başkasının ölümüne neden olması, trafik kazası, bir arıza sonucu uçak düşmesi gibi filler bu türdendir. Varlık nizamı gerektirmediği halde insanın da dahli bulunmadan cereyan eden fiillerdir ki bunların da sonucunda insana sevab veya ceza terettüb etmez. Yani insan sevab veya günah açısından sorumlu değildir. Olayın sonucu ne kadar hayır veya şer olarak görünürse görünsün bu tür olaylardan (fiillerden) dolayı insana sevab veya ikab yazılmaz. Zira kendi üzerine, kendinin dahli bulunmadan vaki olmuş fiillerdir.

Biz bu iki tür olayın ikisine de birbirinden farklı olmalarına rağmen “Kaza” diyor ve bunların Allah’tan olduğuna inanıyoruz.

Kader (Eşyanın Tabiatı)
Olaylar ister insana hükmeden alanda cereyan etsin, ister insanı hükmü altında bulunduran alanda cereyan etsin kainat, insan ve hayatta, eşyada veya eşya üzerinde vaki olurlar. Nitekim Allah bu şeylerin tümünü yarattığı gibi, bunlarda bir takım özellikler de yaratmıştır. Mesela ateşteki yanma özelliği gibi. Bunların Allah’ın nizamına aykırılığı, Allah’ın onlardaki özellikleri ortadan kaldırması demektir ki bu hal peygamberlerden sadır olur ve ‘Mucize’ olarak isimlendirilir.

Allah eşyada bir takım özellikler yarattığı gibi, insanda da uzvi ihtiyaç ve içgüdüleri yaratmış ve bunlara da bir takım özellikler vermiştir. Karşı cinsine karşı meyil duyma, acıkma, susama ve benzeri gibi. Bu özellikleri uzvî ihtiyaçlardan ve içgüdülerden ayrılmaz bir şekilde yaratmıştır.

İşte Allah’ın eşyada, insandaki içgüdü ve uzvî ihtiyaçlarda meydana getirmiş olduğu bu belirli özellikler eşya ve insan açısından “Kader”dir. Bu özellikler eşya veya insanın kendisinden değildir, Allah’tandır. İnsan bunların Allah’tan olduğunu kabul etmelidir. Bu eşyada ve insandaki özelliklerde insanın Allah’ın emirlerine uygun veya aykırı işler yapabileceği bir takım kaabiliyetler vardır. Yapılan fiil Allah’ın emrine uygun ise onda hayır, aykırı ise şerr vardır. Bu işleri yaparken insan eşyadaki özelliklerden, kabiliyetlerden, ‘Hayır’ veya ‘Şerr’ işlemekte yararlanmıştır. Yoksa hayır veya şerrin kendisi bu kabiliyetler ve özellikler değildir. Mesela insanda cinsel içgüdünün bulunması, onda karşı cinse meyil kabiliyeti olması bizzat hayır veya şerr olmayıp, bu kabiliyetten insanın Allah’ın razı olmayacağı şekilde yararlanması şerr’dir. Yani ‘Cima’ da hayır var iken, ‘Zina’da şerr bulunması gibi. Aynı kabiliyetten yararlanılarak yapılan aynı fiil olmasına rağmen bu ikisi arasındaki sevab-ikâb farkı, birisinin Allah’ın emrine uygun olarak gerçekleştirilmesi, diğerinin ise O’nun rızasına rağmen gerçekleştirilmesinden doğmaktadır.

Biz Kaza ve Kaderin Allah’tan olduğuna inanırız. Kaza sonucu doğan hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna itikad ederiz. İnsanın eceli, rızkı ve benzerlerinin de Allah’tan olduğuna inanırız.

Sevab-İkâb
Sevab ve İkâb; insanın hükmü altında bulundurduğu alanda cereyan eden fiillerle ilgilidir. Bu alandaki fiiller de yine insanın kendisinden başkası üzerine veya başkasından kendi üzerine vaki olur. Dilerse zina eder, dilerse cima. Dilerse içki içer, dilerse içmez. Dilerse namazını kılar, dilerse kılmaz. Her halde de sonuçlarından mes’ul olur. Yâni men edilen zinadan, içkiden kaçınırsa sevab kazanırken, emredilen namazı kılmakla da sevab kazanır. Aksi halde ikâb kazanır.

İnsandaki veya eşyadaki özellikler ve kaabiliyetler bizzat sevab veya günah işlemeye kadir değildir. İnsan Allah’ın rızasına uygun fiillerde de, Allah’ın rızasına aykırı fiillerde de bu özellik ve kabiliyetlerden yararlanır.

İnsanın sorumluluğu bu alanda cereyan eden fiillerden doğar.

Dikkat edilirse İslâm’da haram edilen fiillerin tümü ve farz kılınan fiillerin tamamı insanın hükmü altında cereyan eden fiiller cümlesindendir. Bu sebeble de haramları işleyenlerle, farzları terkedenler ikâb’a (ceza’ya) mazhar olurken, haramlardan kaçınanlarla, farzları işleyenler sevaba nail olurlar.

Sonucuna sevab ve günah terettüb eden fiillerin tümü bu alanda cereyan eden fiillerdir. Mesela, zina günah ise -ki öyledir- namaz farz ise, komşu hukukuna riayet etmek farz ise bütün bu fiillerin ‘hükmümüz altındaki alanda bulunan fiiller’ olduğuna karar veririz. Ölçü budur ve olaylar ‘Sevab veya İkâb’a vurularak sonucundan mes’ul olup olmadığımız anlaşılır.

Bakınız: Al-i İmran-145; A’raf-34; Hadid-22; Tevbe-51; En’am-60; Kamer-49; Nisa-78; Sâffat, 95-96; Müddesir-38; Beled-20; Şems-8.

(İktibas, mart-nisan 1982, sayı 30-31) 

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal