Akıllılık ve Akılcılık

Akıllılık ve Akılcılık

İslâm, Allah’ın dinidir ve ilk peygamberi de Adem (a.s.)dir. Arada, bir kısmının adı Kur’an’da bildirilen ve daha çoğu da bildirilmeyen niceleri gönderilmiştir. İslâm dininin peygamberi ve sonuncusu (Ahzab 33/40) olarak da Muhammed (s.a.) gönderilmiştir.

Aklı olana sorumluluğu yükleyen Allah, aklı kendisinden aldığında da sorumluluğu kaldırmaktadır, nitekim «Şu üç halde kalem (günah ve sevab yazma işinden bahsediyor) kişinin üzerinden kaldırılmıştır» buyuran Resulullah (s.a.) da bunu açıklamak istiyor: Üç halin ise uyku, unutma ve aklın kaybı anlamına gelen, aklın ziyan olmasını söylüyor. Ki bu hallerin her biri ayrı ayrı ve birlikte dahi akıldan uzak kalma halleridir. Uykuda iken insan yarı ölüm halindedir ve aklını kullanması söz konusu değildir. Unutma da bir şeyin akıldan çıkması, aklın o şeyden uzak kalması manasına geldiğine göre yine sorumsuzluk hali olarak nitelendiriliyor. Diğer yandan aklın gerek sürekli, gerekse geçici olarak kaybı (ziyanı) da açıkça, akılsız sorumluluk olmayacağını açıklığa kavuşturuyor.

Zaten Allah yarattığı kullarının (insanları söz konusu ediyoruz) kendilerine verilen akıl sonucu sorumluluğu yüklendiğini belirttiğindendir ki devamlı olarak onlara (insanlara) hitab ederken: «Akletmiyor musunuz?, Düşünmüyor musunuz?, Akletmeyecek misiniz?» gibi sözlerle sesleniyor. Meleklere böyle hitap ettiğine dair bir hüccetimiz yoktur. Zira melekler programlandıkları gibi harekete memur (onun dışına çıkmaya kudret verilmemiş) yaratıklardır. Konumuz insandır ve insanın sorumluluğudur.

İnsanın sorumluluğu ise ona verilen akıldan ötürüdür. Verilen akıl yine veren tarafından alınmışsa yine sorumsuzluğu söz konusudur insanın. Aklı olduğu, geçici veya devamlı olarak akıldan mahrum kalmadığı, fakat aklından uzak kaldığı uyku ve unutma halinde sorumsuzluğu bahis konusudur.

Akıl, yaratılanlar içinde yalnızca insana verilen öylesi bir nimettir ki, diğer nimetler ancak onunla farkedilir, bilinir, nitekim aklı olmayanın Allah’ı yoktur. Yine aklı olmayanın ırzı yoktur, malının değeri yoktur, canının da değeri yoktur. Zira aklı olmamak bilmemek, bilebilme yeteneğinden mahrum olmak demektir. Akli kavrayış, içgüdüden farklıdır. Ki hemen her varlık yaratılışında kendilerine verilen içgüdülerinden tabii, olarak yararlanır ve hayatında onu devrede bulundururken, akıl böyle değildir. Akıl, tercih etme yeteneğidir. Akıl, muhakeme, mukayese cihazıdır. Ona verilen bilgileri değerlendirerek doğrusunu eğrisinden seçebilme özelliğine sahibtir. Ama bu özelliğini, aklın sahibi ters kullanır ise akıl da tersine çalışıyor demektir veya akletmiyor demektir.

Akıllılık, aklını aklın ve eşyanın gerçeğine uygun olarak kullanmak demektir. Bu yüzden Peygamber akıllı (deli veya yarı delilerden değil) insanlardan seçilmişlerdir. Zira kendilerine gönderilecekleri anlamaya, onlardan hüküm çıkarmaya, gelenleri açıklamaya memur edilen insanlardır. Akıllılardan olmasa idiler, kimseler onların sözlerine inanmaz, güven duymaz ve itibar etmezdi. Sonuç olarak da getirdikleri yeryüzünde hiçbir iz bırakmadan kaybolur gider, sonraki nesillere birşey intikal etmezdi. Böyle olunca da Allah’ın dininden sorumlu olabilmek mümkün olmazdı. Zira onu anlayan, anlatan ve yaşayan bulunmaz ve diğer insanlara açıklayan olmazdı. Tebliğ edilmemiş birşeyden sorumluluk da söz konusu değildir, nitekim muhtelif ayetler (Hicr 15/10, Nahl 16/36, Şuara 16/208-209) de bunu açıkça vurguluyor ve anlaşılmayacak bir yan bırakmıyor.

Yine Kur’an hemen baştan aşağıya anlaşılmak için gönderilmiş olduğunu açıklıyor. Ki anlamak için herhalde akla ihtiyaç vardır. Zira anlama işi aklın işidir. Tıpkı gıdaların hazmı işinin sindirim sistemine, nefes alma işinin de teneffüs cihazına ait olduğu gibi. ‘Anlayasınız diye apaçık Arabça ile gönderildiği’nden bahseden Allah olduğu gibi, ‘Gecenin gündüzü, gündüzün geceyi takib edişinden, yararlı şeyleri denizlerde götüren gemilerin yüzdürülüşüne, dağların dikilişinden, yerlerin serilişine, develerin yaratılışından göklerin yükseltilişine’ ve daha nice şeye bakışımızı çevirip düşünmemizi dileyen, isteyen ve düşünmemiz içinde bizlere akıl veren O değil midir?

Yukarıda aklı olmayanın Allah’ı yoktur, malının, canının, ırzının değeri yoktur dedik. Bu o demektir ki aklı olmayan için Allah ve O’na bağlı sorumluluk söz konusu değildir. Nitekim düşünmeyen için gerçekten hiçbir şeyin kıymeti yoktur. Gözlerimizin önünde bulunan akılsız yaratılmışların hali sizlere bunu anlatmıyor mu? Şayet hayvanların birazcık aklı olsa idi, aklın bulaşığı olsun onlarda bulunsa idi, acaba hangisi biz insanları sırtına bindirir, hangisi etini yedirir, derisinden, yününden yararlandırırdı? O sebebtendir ki aklı olmayanlar, aklı olanlar için ‘teshir-emre âmâde’ kılınmışlardır. Ki aklı olan insan onlardan yararlansın diye.

Aklı olmayan için İslâm da yoktur. Bir diğer ifade ile varlığı ile yokluğunun farkı yoktur. Zira o İslâm olanla olmayanı farketme yeteneğinden mahrumdur.

İslâm akıllılara gönderilmiş, kendilerinden akletmelerini istemiş, akledenlerden olmalarını talep etmiştir. O, aklı olanları muhatab almış ve muhatablarından da ayrıca akıllı olmalarını istemiştir. İnsan akla, akıl da İslâm’a muhtaçtır. Zira akıl doğru yola muhtaçtır, doğru yol ise İslâm’dır.

Rabb’imizin hikmetlerini anlamak için, O’nun varlığına inanmak için, gönderdiğinin Elçisi olduğunu bilebilmek için. Elçinin getirdiklerini kavramak ve hayatımıza geçirmek için akla ihtiyacımız vardır. Karşılaştığımız problemlere Kitab ve Sünnetten çözümler getirebilmek için, bu çözümlerin isabetlisini seçebilmek için, muhakeme ve mukayese edebilmek için akla ihtiyacımız vardır. Aklımız yoksa, aklımızı çalıştırmıyorsak şirk ile iman arasındaki farkı farkedemeyiz demektir. Ma’ruf ile münker arasındaki farkı bilemeyiz demektir. Hz. Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğunu ve Kur’an’ın Allah’ın Kitab’ı olduğunu bilemeyiz demektir. Kur’an’daki hükümleri bilemeyiz ve anlayamayız demektir. Zira akıl anlama mekanizmasıdır. Başka şeyleri onun çalışmasına engel kılar ve önüne dikersek onunla anlayabileceğimiz şeyleri anlamaktan uzak kalırız dernektir.

Şayet yaratılışımızda bize akıl verilmemiş veya verildikten sonra geçici veya sürekli olarak bizden alınmışsa sorumluluğumuz yok demektir. Müslümanlık en büyük sorumluluk demek olduğundan aklımız yoksa sorumluluğumuz da yok demektir.

Tabiidir ki müslüman akıllıdır. Aklı olan da müslüman olur. İslâm’ı anlamak, vahyi kavramak, ne dediğinden, nelerden sorumlu kıldığından akıl ile haberdar olunabilmekte, akletmek sayesinde farkına varılabilmektedir. Aklını kullanmayanlar, akletmeyenler elbette ki akıllı oldukları halde (kendilerine akıl verildiği halde) akletmediklerinden sorumlu olacaklardır.

Müslümanlar akıllı idiler. Resulullah (s.a.) akıllı idi. Sahabe, Tabiin ve Tebe-i Tabiîn akıllı idiler. Bu yüzdendir ki Allah’ın gönderdiği vahyi gereğince akledip anladılar ve mucibince amel ettiler. Allah’ı razı etmeleri bu yüzdendir. Akıllarını kullanmaları yüzünden Allah’ın Resulü ile gönderdikleri karşısında: «Bu, ilerisine veya gerisine giremeyeceğimiz Allah’ın vahyi midir, yoksa kendi (aklınızın) görüşü müdür?» diye soruyorlar ve aldıkları cevaba göre hareket ediyorlardı. Peygamber onlara Vahiy derse, onu anlamaya çalışıyor ve gereğince amel etmenin yolunu tutuyorlar, değilse (yani peygamberin kendi görüşü ise) onunla istişare ediyorlar, kendi görüşlerini açıklıyorlar ve uygun olanına O’nun karar vermesi için kararı ona bırakıyorlardı. Resulullah da onlarla hakkında herhangi bir ayet bulunmayan hususta onların fikirlerine başvuruyor, görüşlerini alıyor ve o güne kadar gelen ayetlerin ışığında en isabetlisini seçerek karar veriyorlardı.

Resulullah’ın ve onu takib eden sahih sahabesinin tuttuğu yol bu idi. Kim ki bu yolu terketmiş yani akılsızlık etmişse elbette Allah ondan hesabını soracaktır. Zira O, hesaba çekicidir.

Müslüman olmak ve kalabilmek için akıllı olmak gerekli olduğu halde, Allah’ın hükümlerine akıl olmadan teslim olmanın bir değeri bulunmadığı halde İslâm oldukları için akıllarını terkeden ya da akıllarını çalıştırmayıp, kendilerini vesayet altına sokanlar, başkalarının güdümüne sokanlar ister istemez nefislerini Allah’ın emir ve nehiylerinin güdümünden çıkaranlardır. Ki bunların felah bulmayacağı Kur’an’da sıkça tekrar olunmaktadır. Akıl olmadan açıklama (tebliğ) yapılmaz, yine akıl olmadan açıklanan (tebliğ olunan) anlaşılmaz, tabiidir ki akıl olmadan tebellüğ edilen (anlatılandan anlaşılan) ile amel edilemez.

İslâm akıl dinidir, aklı olanın dinidir. Akıl ile İslâm olunur. Akıl ile İslâm anlaşılır ve akıl ile İslâm yaşanabilir, başka şeyle değil. Çalışmayan sindirim organları yiyecekleri olduğu (yenildiği) gibi çıkarırsa, çalışmayan akıl da onları lazım olan ve olmayanını ayırdetmeden çıkarır ve edinenine bir faydası olmaz. Bu sebebten biyolojik yapı nasıl sindirim sisteminin ve teneffüs sisteminin çalışması ile sağlıklı olarak sürdürülüyorsa, aklın da çalışması sonucu, ona beslenmesi için verilenlerden yarayanını alıp, yaramayanını atmasıyla sağlıklı (aklî sağlıklılık) olunur. Sindirim sistemi nasıl yenilenden kendine yarayanlarını alıyor ve vücut besleniyor ise, akıl da kendisine verilenleri hazmetmeli ve yarayanları alıp, yaramayanları atmasını bilmelidir. Aksi takdirde hayatiyet, aklî hayatiyet durur. İnsanın fikren ölümü budur.

Müslümanlar, İslâm geldiğinden itibaren belli yıllar fikren canlı olduklarından hayatiyetleri de zirvede idi, fikren zinde idiler. Ne zaman ki Allah’ın söylediklerinin yerine, kullarının söylediklerini nihâî doğrular olarak kabul etmeye başladılar, işte o zamanlardan bu yana ellerindeki mirası bitirene kadar yaşadılar ve öldüler. Dünyadan, bir varlık olarak el-ayak çektiler. Siyâsî, ekonomik, ilmî, askerî başarılarını artık kimse görmüyor ve tarihler yazmıyor. İslâm’ı tekrar hayata döndürmenin yolu akletmekten geçmektedir. Akıl cihazını toplumun tümünü etkileyecek şekilde harekete geçirmedikçe ne İslâm anlaşılır, ne de onunla amel olunabilir. Kur’an, içindeki esaslarıyla kıyamete kadar ona inananların sorunları çözmeye kadir olduğunu söylüyorsa, bu çözüm aklı kullanarak vahyi anlamaktan geçmektedir. Vahiy akıldan başka birşey ile anlaşılamaz, anlaşılmamıştır da. Zira akıllara, akıllılara gönderilmiştir.

Akıllılık müslümanlık iken, akılcılık müslümanlık değildir.

Zira ‘Akılcılık’ her türlü doğaüstü verileri tanımayan öğretilerin genel adıdır. Doğa da insan gibi yaratılmış olduğu halde Yaratanı (Doğaüstü varlık) tanımamayı esas edinen düşünce metodunun adıdır akılcılık. Akılcı olan, Allah’ı (akıl üstü olduğu için) kabul etmezken, akıllı O’nun Varlığını kabul eder ve Birliğine inanır. Akılcı olan vahyi kabul etmezken, akıllı olan için vahiy bir nimettir ki ondan büyük nimet bulunmamıştır insan için. Akılcı olan, Peygamberi (Allah’ı kabul etmediklerinden, elçisinin de varlığı söz konusu olmayacağı için) kabul etmezken peygamberler akıllılara gönderildiğinden akıllılıktır peygamberleri kabul etmek.

Akıllılık yaratana teslim olmayı (İslâm’ı) gerektirirken, akılcılık Yaratan’ı reddetmeyi öngörür. Zaten ortaya çıkış nedeni olarak da bu zikredilmiştir: Doğaüstü’yü kabul etmemek, her doğaüstü’ye karşı çıkmaktır akılcılığın başlangıç hızını kazandığı yer.

Müslüman için akıllı olmak vacib iken, akılcı olmak küfürdür. Bir başka deyimle akıllılık, akılcılığa hayat hakkı tanımazken, diğer yandan da akılcılık, akıllılığa hayat hakkı tanımamaktadır. Zira biri diğerinin zıddıdır. Durum bu iken, gerçek bundan başka değilken nasıl olur da müslüman ‘akılcı’ sanılır. Muhakkak bir bilmezlik veya kasıt söz konusu olmalıdır yahut da akıllılık değil, akılsızlık söz konusu olmalıdır. Resulullah akıllı idi, akılcı değil. Akıllı olduğu için de Rabb’i kendine vahyedene kadar aklı ile ortaya birşeyler koymaya yeltenmedi. «Ve vecedeke dâllen fehedâ!..» (Seni ne yapacağını bilmez halde bulup. Doğru Yol’u göstermedik mi?) (Duhâ 93/7) diyen Allah’ın gösterdiği Doğru Yol’a uydu, ki o Doğru Yol’un adı İslâm idi. Şüphelerini gideren Allah ona daha sonra «İmanı kalbine yerleştirmedik mi? Yani «Seni, sana gelenin vahiy olduğundan emin kılmadık mı?» diye seslenmemiş midir?

Aklını ilah edinene vahiy gelmez. Gelmiş olsa da o ilahı olan akıldan vazgeçmez ve gerçek İlah’ı, Allah’ı tanımaz. Zira akılcılığı ona bunu engeller.

Akıllılık ile, akılcılığı birbirinden ayırdedememek akıllılık olmasa gerektir. İnsan en azından lügatlara bakar, ansiklopedilere bakar, Kur’an’a bakar. Sünnete bakar ki her birinin ne olduğunu öğrenebilsin.

Akılcılar, akıllılar ve akılsızlar sınıfından birine mensub olmak isteniyorsa elbette akıllılardan olmalı değil miyiz? Akletmemenin sonucudur ki insanı akılcı veya akılsız yapar. Akılcılar, görmedikleri, deneyemedikleri birşeye inanmazlarken, unuttukları şey kendilerini ve akıllarını da bir görünmeyenin yarattığıdır. Bir tepki olarak doğan akılcılık, tepkiselliğin eksikliğini, yarasını üzerinde taşımaktadır, her tepkisellikte olduğu gibi.

Resulullah Kur’an’ı aklı ile anladı. Sahabelerinin akıllarına hitab etti. Onlar da akıllarıyla vahyi kabul ettiler. Onlardan öğrenenler de akıllarıyla öğrendiler ve amel ettiler. Daha sonraki müctehidler de akıllarıyla ictihad ettiler. İctihad şer’ i delillerden hüküm çıkarabilme gayretine ve bunun sonucu ortaya çıkarılan hükme deniliyorsa -ki fıkıh usulü kitabları böyle diyor-, bunun çıkarıcısı akıldır. Akıllı olandan müctehid olabilir. Akıllı olan ictihad yapabilir. Aklı olmayanlar ne şer’î delilleri bilirler, ne de bu delillerden hüküm çıkarabilirler, zira hüküm çıkarma aracı akıldır, anlama aracı akıldır, anlatma aracı da akıldır. Lisan ise akledilenin, nakledilme aracıdır.

İslâm akılcıların değil, akıllıların dinidir. Ve aklını iptal edenlerin de dini değildir. Bir insan akıllı ise akılcı olamaz. Akılcı ise akıllı olamaz. Akıllı olmak İslâm olmayı gerektirirken, akılcı olmak İslâm’ı reddetmeyi gerektirir.

Biz müslümanlar akıllıyız, çok şükür, hem de çok akıllıyız, şimdiki müslümanlara bakıp da müslümanlığı akılsızlık sananların hesabının büyük bir kısmı da akılsızlık eden müslümanlardan sorulacaktır. Akılcılığın ise müslümanlıkta zaten veri yoktur.

(İktibas, ocak 1987, sayı 121)

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal