AKP Atatürkçü mü oldu?

AKP Atatürkçü mü oldu?

Son dönemde şahit olunan ve ‘Atatürk Açılımı’ olarak nitelendirilebilecek değişiklik, partinin 15 yıllık geçmişinde ‘yeni’ olarak değerlendirilebilecek bir gelişme değildir.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın 29 Ekim törenlerinde yaptığı ve bariz Atatürk vurgusunun öne çıktığı açıklamalardan sonra başlayan tartışma, acaba neyi ifade ediyor? İktidar partisi yeni bir ‘açılım’ın mı peşinde, yoksa medyada partinin köklü bir dönüşüm yaşadığına dair dile getirilenler abartıdan mı ibaret? Acaba Erdoğan ve AKP, bu yeni tutum değişikliğiyle basit anlamda oy hesapları mı yapıyor, yoksa sistemin partilerinden biri olarak, nihayet ‘hidayet’i buldu da, evrileceği son noktaya mı ulaştı? Bu ve benzeri sorulara cevap verebilmek için, tabiatıyla, AKP’nin 15 yıllık iktidar deneyiminin dikkatlice değerlendirilmesi ve bir analiz yapılması gerekiyor. Bu analiz, sağlıklı bir şekilde yapıldığında, mezkur soruya da anlamlı bir cevap bulunabilir diye düşünüyoruz.

Malum olduğu üzere, AKP, 15 yıllık süreç zarfında, çeşitli dönemlerde farklı ‘kimlik’ görüntüleri ortaya koymuş bir partidir. Önce ‘liberal-demokrat’ bir çizgi izlemiş ve bu politika sayesinde de (başta aydın-demokrat çevreler olmak üzere) farklı kesimlerin desteğini almıştır. Ardından, bir söylem değişikliğine gitmiş ve kamuoyuna muhafazakar-demokrat bir kimliği benimsediğini deklare etmiştir. Bu değişim, özellikle de muhafazakar tabanda bazı huzursuzlukların hissedildiği ve partinin ‘liberal’ kesimlerle arasının açılmaya başladığı bir dönemde gerçekleşmiştir. Gülen cemaatiyle 2012 yılından itibaren yaşanan sorunlar ve Haziran 2015 seçimlerinden sonra ortaya çıkan yeni siyasi tablo ise, AKP’nin üçüncü bir ‘kimlik’ değişimine gitmesine neden olmuş ve bu kez parti ‘milliyetçi-devletçi’ bir politika izleme yolunu tutmuştur. MHP ile (önce adı konulmamış bir şekilde sürdürülen, ardından da aleni olarak ilan edilen) bir ittifakın gözlemlendiği bu süreçte yaşanan 15 Temmuz darbe girişimi de bu yeni eğilimi güçlendirmiş ve kuruluşundan beri ‘statüko-karşıtı’ bir görüntü vermeye çalışan (ve bundan da hayli nemalanan) parti, giderek daha çok ‘sistem partisi’ refleksleri vermeye başlamıştır. Bu yöndeki gözlemleri besleyen son gelişme ise, partinin genel başkanı ve diğer yetkilileri tarafından 29 Ekim törenleri vesilesiyle yapılan ve daha sonra da devam eden açıklamalar olmuştur. Erdoğan, Anıtkabir özel defterini imzalarken, Atatürk için (son dönemde örneğine pek rastlanmayan bir şekilde) ‘aziz’ ve ‘zat-ı aliniz’ tabirlerini kullanmış, parti yetkilileri de daha sonra “Atatürk kimsenin tekelinde değildir” şeklinde beyanlarda bulunarak, AKP’nin siyasi hayatında tecrübe ettiği dördüncü söylem değişikliğinin işaretlerini vermişlerdir! Yani son dönemde şahit olunan ve ‘Atatürk Açılımı’ olarak nitelendirilebilecek değişiklik, partinin 15 yıllık geçmişinde ‘yeni’ olarak değerlendirilebilecek bir gelişme değildir. AKP, tabiri caizse, bunu sürekli yapmaktadır! Burada öncelikle üzerinde odaklanılması gereken husus, bu son değişikliğin tekil nedeni değil, bütün değişimleri belirleyen ‘ortak payda’nın ne olduğudur. Evet, cevabı aranacak soru şudur: AKP, bu süre zarfında niçin bu denli farklı siyasal söylemler benimsemiştir?

Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki, AKP’nin (kabaca) ilk 10 yılı ile daha sonraki 5 yıllık dönemi birbirinden ayırmak icap eder. Çünkü ilk 10 yılda partinin arkasında iç ve dış siyasi destek vardır. Bu dönemde parti, bir anlamda Türk siyasetinde Özal’ın ANAP’ı gibi bir işlev görmüştür. Fakat ne zaman ki diğer tek parti iktidarları (CHP ve Demokrat Parti) gibi o da siyasetin bütün alanlarını inhisarına alma temayülleri göstermeye başlamıştır, işte o zaman farklı kesimlerle kurulan ittifaklarda da çözülmeler görülmüştür. İlk olarak ülke içi siyasetin aktörlerinden olan liberal-demokrat kesim, ardından da, muhafazakar tabandan en büyük ortağı olan Gülen Cemaati desteğini çekmiştir. Ülke dışı siyasal desteğin azalması ise, liberal-demokrat kesimle ilişkilerin bozulmaya başladığı dönemde gerçekleşmiştir. Gülen cemaatinin başlattığı ‘operasyon’dan sonra bu destek giderek azalmış ve nihayet 15 Temmuz darbe girişiminin ardından kopma noktasına gelmiştir. Dolayısıyla, 15 yıllık süreçte, AKP’nin ilk 10 yıldaki söyleminin niçin ‘liberal-demokrat’ değerlerle uyumlu olduğunu anlamak zor değildir. Burada partinin siyasi arenada yer tutma kaygısının belirleyici olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bir başka ifadeyle, AKP, bu ilk dönemde, farklı kesimleri bir arada tutarak oy potansiyelini genişletmeye çalışmış ve bunun gereği olarak da ‘liberal-demokrat’ bir retorik kullanmıştır. Bu ilk 10 yılın ardından gelen söylem değişikliklerinin tümünü ise, ayrı bir kategoride değerlendirmek gerekir. Çünkü 2012 yılındaki Hakan Fidan olayından itibaren, ülkedeki siyasetin mahiyeti değişmiş, buna bağlı olarak partilerin takındığı politik pozisyonlar (ve hatta amaçlar) da farklılaşmıştır. Tabir-i caizse, bu dönemde eski ittifaklar bozulmuş, yenileri kurulmuştur. Özellikle de 17-25 Aralık 2013 operasyonlarından sonra, siyaset, net bir şekilde ‘kutuplaşma’ üzerinden yürümüştür ve bu durum bugün de devam etmektedir. Bu iki farklı dönemin söylem değişikliklerini ‘mahiyet’ açısından şu şekilde tarif etmek mümkündür: ilk 10 yılda AKP, kendisinden ‘talep edilen şekilde’ (liberal-demokrat) bir söylem benimsemiş iken, sonraki 5 yılda, ‘siyasal pozisyonunu korumak’ için 3 kez söylem değişikliğine gitmiştir! Bu önemli bir farktır ve üzerinde durulmalıdır.

Hatırlanacağı üzere, Adalet ve Kalkınma Partisi, 2001 yılında, bir ‘siyasi’ boşluğu doldurmak amacıyla kurulmuştu. O dönemde sağ partiler (ANAP ve DYP), özellikle de yolsuzluk iddiaları nedeniyle yıpranmıştı, soldan da siyasi tabloyu toparlayıcı bir oluşumun ihdas edilme ihtimali zayıf görünüyordu. Böylesi bir vasatta, Türk siyasetinde yapılması gereken belliydi: muhafazakar tabana dayalı yeni bir oluşum başlatmak (Rejim, 1930’lu ve 1940’lı yıllarda baskıcı CHP politikalarının neden olduğu siyasi bunalımdan da benzer şekilde kurtulmuştu. Demokrat Parti, o dönemde “düdüklü tencerenin sibopu” işlevini görmüş, CHP’nin baskıcı uygulamalarından bunalan halk, bu parti sayesinde bir kez daha sisteme angaje olmuştu). Ancak bu kez, yeni kurulacak partinin ‘din sosu’ biraz daha fazla olacaktı. Çünkü Ortadoğu’da yaşanan gelişmelere paralel olarak, sosyal taban giderek daha çok dindarlaşıyordu. Yeni partinin ‘tutması’ için, bu, bir nevi zorunluluktu. Nitekim bu saiklerle AKP 2001 yılında kuruldu ve dağılmış olan Türk siyasetini büyük ölçüde toparladı (Burada, 1990’lı yıllardan sonra Amerikalıların Türkiye’de ‘din sosu artırılmış’ yeni bir partinin kurulması için Erdoğan’ın da dahil olduğu bazı politikacılara teklif götürdükleriyle ilgili haberleri hatırlamak lazım!). Fakat partinin resmi söylemi ‘dinci’ olmayacaktı. AKP’den istenen, liberal-demokrat bir parti söylemini benimseyip, dini öğelere siyasette daha fazla yer vermesiydi. Nitekim parti, bu talebi karşıladı ve 10 yıllık iktidarında büyük ölçüde buna da uydu. Fakat bürokraside yandaş kadrolaşmanın artması ve özellikle de bir ‘demokratik’ rejimin işlemesini güçleştirecek şekilde, farklı siyasi eğilimlerinin sesinin kısılması yönündeki inhisarcı tutumun güçlenmesiyle birlikte, ‘düğmeye basıldı’ ve siyasetin mahiyeti değişti. Artık Erdoğan, “bizim adamımız” değil, karşı kampta yer alan biriydi! Bu amaçla, bir ‘imaj bozma operasyonu’na gidildi ve geçen 10 yıllık süre zarfında politik imajı sevimlileştirilip güçlendirilmiş olan Erdoğan, bu kez ‘despotik’ ve ‘otokratik’ bir lider olarak lanse edilmeye başlandı. Bu açıkçası, bir ‘demonizasyon’ (şeytanîleştirme) politikasıydı ve ardından gelen 5 yıllık süre boyunca da uygulanmaya devam edildi. Bu dönemde, ‘hedef tahtası’na oturtulduğunu gören Erdoğan ise, ‘savunma’ taktikleri geliştirdi ve daha önce yapmadığı şeyleri yapmaya, söylemediği şeyleri söylemeye başladı. İşte son 5 yıllık sürede gerçekleşen 3 söylem değişikliğinin nedeni budur. Liberal-demokrat söylemden ‘muhafazakar-demokrat’ söyleme geçişin nedeninin kamuoyu çok fazla tartışmadı, çünkü sonuç itibarıyla, bu partinin tabanı ‘muhafazakar’ idi. Bunu, bazıları ‘fabrika ayarları’na geri dönüş olarak nitelediyse de, işin esası farklıydı. AKP, aslında, değişen şartlara ayak uydurmaya, yani muhtemel ‘oy kaybı’nı önlemeye çalışıyordu. Fakat özellikle de ‘imaj bozma operasyonu’ hız kazanıp, Erdoğan-karşıtı ‘ittifak’, Haziran 2015 seçimlerinde AKP’ye karşı başarı kazanınca, Erdoğan riski göze aldı ve ‘çözüm süreci’ni iptal edip, ‘milliyetçi’ bir söylemi benimsedi. Bu, daha önce AKP’nin (belirli bir tarihten sonra, ‘Erdoğan’ın Partisi demek daha doğru olur!), karşıtlığından nemalandığı bir siyasi anlayışın söylemini benimsemesi anlamına geliyordu, fakat buna rağmen Erdoğan, bu söylem değişikliğine gitmekten geri durmadı. Zira kaybettiği oyları geri almak için böylesi bir hamleyi yapması gerekiyordu. Nitekim bu manevra sonrasında yapılan Kasım 2015 seçimlerinde AKP yeniden tek başına iktidar olma şansını yakaladı. Fakat bu arada olan, Erdoğan’ın ‘imajı’na oldu: eski düşmanı (Bahçeli) dost, eski dostu (HDP) düşman yapan bu sürecin sonunda, parti liderinin imajı daha da bozuldu (zira Esed örneğinde zaten imaj yıpranması yaşamıştı). Fakat ‘ittifak’ tarafının yürüttüğü ‘operasyon’ bitmemişti ve ardından 15 Temmuz darbe girişimi geldi. Başarısız olan bu girişimden sonra Erdoğan’ın ‘milliyetçi’ söylemi, daha çok ‘statükocu’ işaretler vermeye başladı. (MHP ile önceleri alttan alta yürüyen ‘ittifak’, bu yüzden giderek daha çok aleniyet kazanmaya başladı). OHAL uygulamaları ve özellikle de Nisan 2017’de yapılan Anayasa değişikliğinden sonra elde edilen yeni yetkiler ise, bu işaretlerin daha da güçlenmesine neden oldu. Bu arada bir başka önemli gelişme daha oldu: hem İsrail ile hem de Rusya ile ilişkilerin düzeltilmesi yönünde somut adımlar atıldı. Bu, Ortadoğu’da yeni ortaya çıkan duruma yönelik ‘statüko’nun bir vaziyet alma çabası olarak değerlendirilse de, sonuç olarak Erdoğan’ın kamuoyunda bozulmuş olan imajının daha da zedelenmesine neden oldu. Özellikle de İsrail ile varılan anlaşma sonrası, muhafazakar kesimin bazı çevrelerinde partiye yönelik rahatsızlıklar dillendirilmeye başladı. Bütün bu yaşananlar (özellikle de Nisan 2017 referandumunda üç büyük şehirde oyların ‘hayır’ yönünde çıkması örneğinde net olarak görüldüğü üzere), AKP’de işlerin yolunda gitmediğini gösteriyordu. İşte bu noktada, Erdoğan, yeni bir ‘hamle’ yaparak, parti içerisinde ‘revizyon’ yapılması gerektiğini dillendirmeye başladı. Bunun için kullanılan retorik ise ‘metal yorgunluğu’ idi. Bu bağlamda, Melih Gökçek ve Kadir Topbaş gibi popüler isimler (istifa ettirilerek) görevden alındı ve yerlerine, seçimlere kadar ‘idareten vaziyet edecek’ kimseler getirildi. Kamuoyuna da yansıdığı şekilde, Erdoğan’ın kendi partisi içerisinde ‘operasyon’ yapmasına neden olan şey, kendisine sunulan raporlardı. Bunlara göre, eğer parti ‘bütün kesimleri’ kucaklayacak şekilde bir politika gütmezse, 2019 seçimlerinde işi zordu. İşte, Erdoğan’ı, ‘Atatürk Açılımı’ olarak nitelendirilebilecek son söylem değişikliğine iten neden budur.

Görüldüğü üzere, AKP’nin (veya Erdoğan’ın) 15 yıllık süreçte yapmış olduğu söylem değişikliklerinin ortak paydası, siyaset terminolojisi ile ifade edecek olursak, ‘pragmatizm’dir! Kısmen bir ‘realizm’den de bahsedilebilirse de, bu değişikliğin belirleyeni, ‘pragma’dır. Daha açık bir ifadeyle söyleyecek olursak, partinin (veya Erdoğan’ın) söylemi, şartların değişmesiyle değişmektedir! (Bu anlayışı, Türk siyasetine, “dün dündür, bugün bugündür” cümlesiyle armağan eden kişi Demirel olsa da, Erdoğan’ın 15 yıllık süreçte Demirel’i geçtiği rahatlıkla söylenebilir!). Dolayısıyla, 29 Ekim törenlerinden sonra dillendirilen “Atatürk kimsenin tekelinde değildir” şeklindeki sözlere bakarak, “parti değişiyor mu, Atatürkçü mü oluyor?” şeklinde sorular sormaya lüzum yoktur. Çünkü 15 yıllık sürece bakıldığında da görüldüğü üzere, bu ve benzeri sorulara verilecek cevap, aslında, “parti, hiçbir şey olmuyor; önce ne ise, şimdi de odur” şeklinde olmalıdır. Evet, AKP, kuruluşundan itibaren aynı partidir (yani bir ‘proje partisi’dir) ve bunun gereğini de ‘pragmatik’ politikalar izleyerek yapmaktadır. Esasen, güçlenen İslam’ı kontrol etmek isteyen Batı’nın açık desteğiyle iktidara gelmiş ve yıllarca tek başına iktidarda da bu şekilde kalmıştır. Arası bozulduktan sonra yaptıkları ise, “iktidar süresini uzatmak için” gösterilen gayretlerden öteye geçmemektedir. Görünüşte Batı’ya karşı ‘diklenmek’tedir; ama bunu, aslında, ‘mecbur bırakıldığı’ için yapmaktadır. Yani, bütün yapıp-ettiği, (önünde başka seçenek kalmadığı için) kamuoyuna “direnerek varolmaya çalıştığı” görüntüsü vermek ve böylece oy potansiyelini korumaktır. Bunun için de, sürekli politika (ve ‘söylem’) değişikliğine gitmektedir. Her ne kadar, gündelik siyasette işe yarıyor gibi görünse de, bu tarz siyaset, ‘uzun vadeli’ amaçları karşılamak bakımından işe yaramadığı gibi, imaj açısından da ‘onulmaz’ yaralar açar. Kısacası bu tarz siyasetin sonu yoktur! Uzun-erimli siyaset yapmak için, kamuoyunun gözünde, ‘ilkeli’ ve ‘tutarlı’ bir duruş sergilendiği yönünde güçlü bir imajın oluşması gerekir. AKP, son 5 yılında, bu açıdan sürekli erozyona uğramaktadır. Önce ‘milliyetçi’, ardından da ‘Atatürkçü’ bir söylemin benimsenmiş olması da, bunun kanıtları olarak gösterilebilir.

Son olarak, yukarıdaki türden olanlara değil, belki de şu soruya cevap aramanın daha yararlı olduğunu söyleyebiliriz: bir parti siyasette bu kadar söylem değişikliğine gittiği halde, niçin iktidarını koruyabilmektedir? Biz, bunun, sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada siyasete hakim olan ‘genel atmosfer’ ile ilgili olduğunu düşünüyoruz. Bunu da en iyi şekilde, ‘değer yitirimi’ kavramı ile izah etmek mümkündür. Postmodern dönemde, küresel ölçekte siyaset ‘değerden bağımsız’ yürütüldüğü için, ‘en gelişmiş demokrasiler’ olarak lanse edilen ülkelerde bile siyasi etiğe aykırı uygulamalara rastlanabilmektedir. (Son ABD seçimlerinde Trump’ın Rusya ile olan bağlantılarının araştırılması ve bazı görevlilerin de bu nedenle istifa etmesi, bunun iyi bir örneğidir!) Batı insanı, artık, ‘söylem’i değil, cebini daha çok önemsemektedir! Göçmen krizinin de gösterdiği gibi, Batı’da ‘ekonomi’ ve ‘etik’ arasında bir tercih yapmak durumunda kalındığında, ‘refah’ veya ‘yaşam kaygısı’ öne çıkmakta; ‘değerler’ rahatlıkla arkaya atılabilmektedir. Bunun nedeni, ‘insan’a bakışta yaşanan değişim ve ‘bilgi’ye olan güven yitirimidir. Batı insanı artık, (modern dönemde olduğu gibi) bir ‘gerçeklik’in olduğuna inanmamaktadır. Onun için, bu alan ‘flu’dur; böyle olduğu için de, bir değer/ideoloji/inanç sistemi için yaşamak (ve ölmek) anlamını kaybetmiştir. Batı’da ideoloji, bunun için ölmüştür! Ve hangi coğrafyada böyle bir şey olursa, orada, ‘etik’ zarar görür, ‘ekonomi’ öne çıkar. Bu tahlil, Türkiye’de Özal’lı yıllardan sonra olanları anlamak için de yarayışlıdır. Özal’la birlikte ve ondan sonra, sağ-sol arasındaki ideolojik mücadele anlamını yitirmiş; siyaset tamamen ‘çıkar’ üzerine yürüyen bir alan haline gelmiştir. Bu nedenle, ‘dört eğilim’i bir araya getirmek (veya eskiden sağcı olan birini sol bir partide milletvekili olarak, eskiden solcu olan birini de bir holdingde yönetici veya patron olarak görmek) mümkün hale gelmiş, bu nedenle, siyasetçi “gemisini yürüten kaptan” olarak görülür olmuştur. AKP de, bu sürecin son evresinde iktidar olmuş bir parti olarak, benzer etkilere açıktır ve kadroları ve tabanıyla birlikte, siyaseti büyük ölçüde ‘çıkar’ için yapılan bir alan olarak görmektedir. Siyasetin bir ‘çıkar’ alanı olduğuna inanılan bir ülkede ise, söylem değişikliğinin, beklendiği ölçüde (yahut modern dönemde görüldüğü kadar) ‘oy kaybı’na yol açmamasını anlamak zor olmasa gerektir!

İKTİBAS, Aralık 2017

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal