İsa (a.s.) ve Annesi Meryem’e İlahlık İsnadı

İsa (a.s.) ve Annesi Meryem’e İlahlık İsnadı

Yüce Allah insanlara peygamberlerini kitabında ölümlü insanlar olarak tanıtmasına rağmen, Allah’ın elçilerine ölümü yakıştıramayanlar, onlara ölümsüz insanlar diyerek peygamberleri insanlıktan çıkartan ve hak etmedikleri övgülerle peygamberlerin rızasını kazanıp, hesap gününü kazasız belasız kurtaracaklarına, Kur’an dışı kaynakların verdiği haberlerle cahil insanları inandırabiliyorlar.

Elçilerini ve elçilere indirilen kitapları, içinde yaşadıkları toplumlara kendisini ve dini İslam’ı en doğru şekilde öğretmeleri ve anlatmaları için gönderen Yüceler yücesi Allah, yalnızca övülmeye ve yüceltilmeye layık olan O’dur.

Yüce Rabbimiz son vahiy, son kitap ve son elçi olarak gönderdiği Muhammed (a.s.) ile birlikte indirdiği kitabı Kur’an’da, kendisi hakkında ve daha önce yaşamış elçiler ve elçilerin muhatabı toplumlar hakkında yeterli bilgileri, gerektiği kadarını vermiştir. Gereksiz bilgi ve teferruatlara girmeden, sonraki insanlar için gayb hükmünde olan önceki elçilerin ve muhatap toplumların olumlu ve olumsuz örnek haberlerini ve bilgilerini örnekler olarak bildirmiştir.

“Geçmişte olan haberlerin bir kısmını sana biz anlatıyoruz ve katımızdan sana bir .ğüt verdik.”(20 Taha 99) Ayette geçen “kassa” fiili, anlam olarak makaslamak (kısaltmak), kısaca anlatmak, tamamını değil gerektiği kadarını anlatmak, anlamında kullanılmıştır.

“Sana anlattıklarımızın tamamı, senin kalbine yerleştirdiğimiz elçilerin haberlerindendir. Bu anlatılanlar sana gerçek, yaşanmış doğrular olarak gelmiş olup, inananlar için bir öğüt ve hatırlatmadır.”(11 Hud 120) Rabbimizin Kitab-ı Keriminde genelde resuller/nebiler anlatılmış, az da olsa insanlardan dilediklerinin ismini zikretmiştir. Mesela Azer, Talut, Calut, Samiri, Zeyd, Ebu cehil gibi. Haber verilen kıssaların haricinde, insan için gayb hükmünde olan ve Rabbimizin gerek gördüğü kadarını haber verdiği, gelecekte yaşanması kesin olan haberleri de en doğru anlatımla Rabbimiz vahiyle elçilerine bildirmiştir. Kâinatın yok oluşu, daha sonra -diriltilmesinden önce- insanın ebedi olarak yaşayacağı mutluluk yurdu cennet’in ve mutsuzluk yurdu cehennem’in olacağı yeni bir arzın yaratılacağı İbrahim suresi 48’nci ayette “O (kıyamet) gün yer, başka bir yerle gökler de başka göklerle değiştirilecek, her şeye gücü yeten ve bir olan Allah için toplanacaklar” haberi veriliyor. Bundan (yeni yaratılıştan) sonra insanların diriltilip hesaba çekileceği ve her insanın yaşadığı hayatta yaptıklarının karşılığının eksiksiz ve adil bir şekilde verileceği (39 Zümer 68-74) haberleri ile birlikte, hâkimler hâkimi Allah ile suçlu veya suçsuz insanlar arasındaki ilginç ve bir o kadar da, henüz dünya hayatında yaşayan insanlar için ibret verici ve öğretici diyalogları, Rabbimiz Kitab’ı Keriminde geleceğin haberleri olarak bildiriyor. İşte bizim de dikkatimizi çeken bu diyaloglardan birini, hesap gününde Allah’ın elçisi İsa (a.s.) ile Rabbimiz arasında, Maide suresi 116-120’nci ayetlerde geçen anlatımı ve bu anlatımdan çıkarabildiğimiz öğretileri dile getirmek istiyoruz.

Din gününün yegâne sahibi ve hâkimi Rabbimizin elçilerinden biri olan İsa (a.s.)’a ölümünden sonra, sağlığında pek az insanın kendisine inandığı “Nasara” inancına (dinine) sahip insanlar, İsa (a.s.) ve annesinin Allah’tan başka iki ilah olduklarını iddia etmişler ve bu inançlarını günümüze kadar taşımışlardır. Miladi birinci yüzyılda Filistin toprakları, Roma devletinin işgaliyle Roma topraklarına katılmış, Roma’nın çöküşünün ardından dördüncü yüzyılın başında Bizans tarafından ilhak edilmiş ve Bizans Kralı Hristiyanlık dinini devletin dini olarak ilan edince bu din ve inanç esasları dünyaya yayılmıştı. Baba (tanrı), Tanrının Eşi (Meryem) ve oğul (İsa) üçlü ilah inancı günümüzde de yaygın bir inanç olarak devam ediyor. Rabbimiz bu inancın teferruatına girmeden, dünyada pek çok insanın inancı haline gelmiş bu şirk inancının asıl kaynağının ortaya çıkması için ayetlerle açıklama yapıyor. İsa ve annesinin Allah’tan başka iki ilah haline getirilmesini insanlara İsa (a.s.) kendisi mi söyledi yoksa insanların kendileri mi bu ilahlık iddiasını ortaya attılar? Rabbimiz her şeyin en gizli noktalarını bildiği için, insanları eğitmek ve öğretmek, aynı zamanda İsa (a.s.) ve annesini temize çıkarmak amacıyla Maide suresinin 116’ncı ayetinde “Sen mi insanlara, beni ve annemi iki ilah edinin” diye söyledin” soru şeklinde bir diyalog başlatıyor. Hesap gününde kulu İsa (a.s.)’a sorulan bu sorunun cevabı yine hesap gününde İsa (a.s.)’ın cevabı olarak bize Rabbimiz tarafından aktarılıyor. Henüz gerçekleşmemiş ve yaşanmamış, gelecekte Allah ile kulu arasında geçen bu diyalog hem tek ilah olarak “Allam = Her şeyi en ince tefarruatiyle bilen” sıfatıyla, Yüce Allah’ın gaybın tek bilicisi olduğunu ve aynı zamanda elçileri vasıtası ile insanlara gaybı bildirmez ise hiç kimsenin gayb (bilinmeyenler) hakkında haber alma ve haber verme yetkisine sahip olmadığını Cin suresinin 26’ncı ayetinde bildiriyor: “Bilinmeyenlerin (gaybı) bileni Allah, gayb bilgisini hiçbir kimseye açıklamaz. Ancak razı olduğu elçisine gaybını bildirir.” O halde gayb konusunda tahrif olmuş kutsal kitaplardan nakledilen ve Allah’ın kitabı Kur’an’a uymayan anlatımlara itibar etmemek, her inanan ve müslüman için yapılması gerekli bir davranıştır.

“Allah dedi ki “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara ‘Annemi ve beni iki ilah edinin’ dedin. O da ‘Sen her türlü eksik sıfatlardan yücesin, benim (ilah olmak gibi) hakkım olmayan bir şeyi söylemem mümkün değil. Ben bunu söylemiş olsam mutlaka sen bilirsin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin ama ben sana ait olan şeylerin hiçbirisini bilemem. Sen bilinmeyenleri en iyi bilensin’ dedi. ‘Sen bana ne öğrettinse ben de onlara ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin’ diye öğrettiklerini söyledim. Ben onların içinde olduğum sürece, yaptıklarına şahit oldum. Beni öldürdüğünde, sen onları yakından gözetiyordun ve sen her şeye şahit olansın. Eğer onlara azap edersen, elbetteki onlar senin kullarındır, eğer onları bağışlarsan muhakkak ki sen çok güçlü olan ve her şeyin hükmünü verensin’ dedi. Allah ‘Bu hesap gününde doğru amel işleyenlerin, doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için sürekli kalacakları, altlarından ırmakların aktığı cennetler vardır. Allah onlardan, onlar da Allah’tan razıdırlar. İşte bu büyük bir kurtuluştur’ dedi. Göklerin, yerlerin ve onların içindekilerin sahibi Allah, her şeyi planlayıp düzene koyandır.”(5 Maide 116-120) Allah’ın kulu İsa’ya sorduğu soru rastgele sorulmuş bir soru değil. Kur’an’ın indiği dönem de dâhil, günümüze kadar insanlar içinde nasara inancına sahip milyarlarca insanın iki bin yıldır ağızlarıyla inanarak söyledikleri ve propagandasını yaptıkları “Meryem ve oğlu İsa, kutsal iki ilah olarak Allah’ın yanında bizim kurtarıcılarımız” sözünün sorgulamasıdır. Kutsal metinleri tahrif edilmiş İncil’de, her şeyin yaratıcısı Allah’a “İsa’nın babası, baba ilah” diye hitap etmelerinin ana kaynağının ortaya çıkması için sorulmuş bir sorudur. İsa (a.s.) soruya önce Rabbini yücelterek “Tek ve gerçek ilah sensin, benim senden başka ilah kabul etmem ve kendimi ilah ilan etmem, kendi nefsime yapacağım en büyük zulüm olur ki, ben bunu asla yapmadım, insanlara söylemedim ve ilan etmedim” anlamına gelen sen “Subhan”sın diye Rabbini överek sözüne başlıyor. “Benim, hakkım olmayan bir s.zü söylemem mümkün değil” cümlesindeki “HAKKIM OLMAYAN” sözü konunun ana damarını teşkil eden bu cümlede, Meryem ve oğlu İsa (a.s.)’ı Allah’tan başka iki ilah edinen insanlara, Allah’ın kendisini elçilerine doğru ve gereği gibi tanıttığı gibi, elçiler de Rabbulalemin olan Allah’ı insanlara öğrendikleri kadarıyla tanıtmış, ancak İsa (a.s.)’a yapılan eza ve kötü muamelelerden sonra kadir kıymetini bilmeyen insanlardan Allah onu kurtarmış ve bunu 23 Mü’minun 50’nci ayetinde bildirdiği gibi “Meryem’in oğlunu ve annesini de bir ibret yaptık. Meryem ve oğlunu oturmaya elverişli ve su kaynağı olan bir tepeye yerleştirmiştik” diye yeryüzünün bir bölgesine yerleştirmiştir. Bundan sonra Rabbimiz, İsa (a.s.) ve annesi hakkında hiçbir bilgi vermediği için ne kadar yaşayıp, ne kadar sonra öldüğüne dair kesin bir bilgi yok. İsa (a.s.)’ın arkadaşları havariler tarafından anlatılan, “Çarmıha gerilip işkence altında ölen İsa’nın ruhunu Allah katına almış ve sağ tarafına oturtmuş” anlatımı İsa’nın Allah’ın oğlu ve annesi Meryem’in de eşi olma inancı, anne ve oğulun iki ilah inancını yaygınlaştırmıştır. Hâlbuki Meryem, ana-babası belli ve o toplum içerisinde tanınan bilinen, diğer insanlar gibi bir ana-babadan meydana gelmiş bir insan, yaratılmış insanlardan doğan yaratılmış bir çocuktur. Âlemlerin yaratıcısı Allah neden, yarattığı bir insanın annesini eş, oğlunu evlat edinip kendisine ortak yapsın ki? “Allah bir çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi. Allah çocuk edinmekten uzaktır ve her şeyin üzerine yegâne otorite sahibi de O’dur.”(Zümer 4) ve Meryem suresi 92’nci ayette “Rahmanın bir çocuk edinmesi, O’na asla yakışmaz” demiştir. İsa (a.s.) insanların kendisine ve annesine ilah demelerinin, ilah olma hakkını kendilerine vermediğini ve “İlahlık, birer insan olarak ne benim, ne de annemin hakkı değildir” diye ret etmesi, aynı zamanda yaratılmış hiçbir varlığın ilah edinilmesinin doğru olmadığı mesajını da vermek olmuştur. Zaten insanlara böyle bir şey söylemediğini, söylemiş olsaydı Allah’ın mutlak surette bileceğini de itiraf etmişti. Kendisinin ve annesinin yaratılmış insan olarak ilah olma haklarının olmadığını ve ilah olmanın yalnızca her şeyi yaratan Allah’ın hakkı olduğunu bilmesi, elçi ve nebi olmanın en başta gelen şartıdır. Yüce Allah, İsa (a.s.)’ın kavminin, İsa (a.s.)’ın ölümünden sonra annesini ve kendisini iki ilah edineceklerini bildiği için “Allah sizi topraktan yaratırken de annelerinizin karnında cenin halindeyken de en iyi bilendir.”(53 Necm 32) ayetine göre İsa (a.s.)’a daha bebek iken annesinin kucağında insanlara;

“Ben yalnızca Allah’ın kuluyum. Bana kitap verecek ve beni nebi yapacak”(19 Meryem 30) dedirtmiştir. Buna rağmen insanlar Allah’a ortak koşmaktan geri durmamışlardır.

İsa (a.s.) Allah’ın elçisi ve nebisi olmanın üzerine yüklediği sorumluluğun bilincinde olduğu için “Sen bana insanlara bildirmem için ne emretmiş isen, ben de insanlara ‘Yalnızca benim de sizin de Rabbimiz Allah’a kulluk edin’ diye ilettim. Ben içlerinde bulunduğum süre içinde bana emrettiklerini, bana inananların da senin emirlerine uymalarını sağlamak için onları gözetleyerek emirlerine uymalarını sağladım’ ve arkasından ‘Sen beni öldürdüğünde onların yaptıklarına şahit olan yalnızca sen oldun’” demiştir. İsa (a.s.)’ın bu ifadelerinden, Allah tarafından elçi olarak seçilmiş hiçbir peygamber kendiliğinden Allah’ın emirlerinin dışında ne eksik, ne fazla hiçbir şey söylemez ve söyleyemez. Hakka suresi 44’ncü ayette;

“Eğer (o elçi) bizim adımıza birtakım sözleri söylemiş olsaydı, onu güçlü bir şekilde yakalar sonra onun şah damarını koparırdık” ayetindeki tehditini, bütün elçiler Rabbimizin bir vaadi olarak bildiklerini ve aldıklarını biliyoruz. Dolaysıyla Allah’ın mesajları ve emirleri hiçbir değişikliğe uğramadan bütün elçiler tarafından muhatabı insanlara ulaştırılmışlardır. Bu konuda tereddüt edilmesi, şüpheye düşülmesi yersizdir. Allah’ın mesajları kayda alınıp kitap haline getirildikten sonra Allah’ın kitabına uymayan ve kitapla çelişen, Allah adına elçisinin ağzından söylenmiş her söz vahiy süzgecinden geçirildikten sonra kitapta yoksa veya kitaptaki ayetler ile çelişiyorsa reddedilmelidir. Konumuzun esasını teşkil eden “İsa(a.s.)’ın ilahlığı” kitap içerisinde reddedildiği halde, ısrarla yanlış ve tutarsız iddiaları devam ettirmek iddia sahiplerini helake götürür ve götürmüştür de. Rabbimiz kendisine ortaklar koşmanın affedilmez bir suç olduğunu Nisa suresi 48 ve 116’ıncı ayetlerde açık ve anlaşılır bir şekilde bildirmiştir. Çünkü kitapta olmadığı halde, Allah’ın elçilerinin ağzından söylenen sözler öncelikle “Allah adına uydurulan ve söylenen her söz Allah’a atılan iftiradır ve en büyük zulümdür.” (En’am 93, 144, 157, Yunus 68) olarak bilinmelidir. Ayrıca Rabbimiz Ali İmran suresinde;

“Allah’ın kendisine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiği bir insanın, insanlara ‘Allah’tan başka bana kulluk edin’ demesi olası değildir. Aksine insanlara ‘Kitaptan öğrendikleriniz ve öğrendiklerinizi yaşamınıza uygulayarak ve yaşayarak Rabbinize kulluk edenlerden olun’ diye söylerler.”(Al-i İmran 79) görüldüğü gibi hiçbir peygamberin insanlara, kendilerini Allah’a eş koşmasına neden olacak düşünce, davranış ve imada bulunmaları düşünülemez.

İsa(a.s.)’ı ve annesini ilah edinenlerin onların şahıslarından beklentileri, şeytanların insanları batıl düşüncelere yönlendirmesi, inandırması ile en çok yanlışa düştüğü, yaşadığı hayattaki tutkularından ve yanlışlarından vaz geçemedikleri için yapmış oldukları affedilmez hatalarını, Allah’ın sadık ve halis kulları olan peygamberlerini aracı (şefaatçi) olarak kullanmak suretiyle günahlarının karşılığı olan azaptan kurtulacaklarına inandıkları için, yaşadıkları hayatta her türlü ihtiyaçlarının ve dualarının kabulünü İsa ve Meryem’den beklemekteler. Bu yanılgı, bu tür inançlara sahip insanları daha beter azaba, affedilmez hatalara sürüklemektedir. Övgü, yüceltme, dua ile yardım isteme, ibadetlerini ve kulluklarını Allah’a tahsis etmek ve sadece Allah için yapılması gereken fiillerdir. “Salih ve sadık kullar olan ve kurtuluşları hayatta iken müjdelenmiş Allah’ın elçilerinden onları razı ederek Allah ile aralarında neden kullanılmasın?” mantığıyla, Allah’ın kulları olan Allah’ın elçilerine; Allah’ın oğlu, Allah’ın sevgilisi, Allah’ın dostu, Allah’ın yardımcısı, Allah’ın arşının nuru, kâinatın kendisi için yarattığı, yaratılmışların en hayırlısı” gibi, o salih kulları için Allah hiçbir şey bildirmemişken, yakıştırılmış bu övgülerle sanki Allah’ın elçilerinin ağızlarına bir parmak bal sürerek kandıracaklarını zannediyorlar. “(Münafıklar) Sana geldiklerinde, Allah’ın seni övmediği şekilde övüyorlar ve kendi kendilerine de ‘Peygamber için söylediklerimizden dolayı Allah’ın bize azap etmesi gerekmez miydi?’ derler. Onlara atılacakları cehennem yeter. O cehennem ne kötü dönüş yeridir.”(58 Mücadele 8)

Yüce Allah insanlara peygamberlerini kitabında ölümlü insanlar olarak tanıtmasına rağmen, Allah’ın elçilerine ölümü yakıştıramayanlar, onlara ölümsüz insanlar diyerek peygamberleri insanlıktan çıkartan ve hak etmedikleri övgülerle peygamberlerin rızasını kazanıp, hesap gününü kazasız belasız kurtaracaklarına, Kur’an dışı kaynakların verdiği haberlerle cahil insanları inandırabiliyorlar. Onlar da ahiretlerini kurtaracak diye bu tür yalan yanlış haberlere inanıyor ve sarılıyorlar. İnsanlardan bu tür inanışta olanlar için, İsa (a.s.) hesap günündeki diyaloğunda Rabbine şöyle bir öneride bulunuyor: “Rabbim! Eğer onlara (beni ve annemi ilah edinenlere) azap edersen, elbetteki onlar senin kullarındır, eğer onları bağışlarsan muhakkak ki sen çok güçlü olan ve her şeyin hükmünü verensin, dedi.” Allah’ın kendisine ortak koşulmasını affetmeyeceğini İsa (a.s.) bilmesine rağmen müşrikler için böyle bir talepte bulunmasının amacını yalnızca Kur’an bütünlüğünde ilgili ayetleri bir araya getirerek anlayabiliyoruz. Mesela İbrahim (a.s.)’ın Rabbine “nasıl yarattığını bana göster.”(2 Bakara 260) demesi, Musa (a.s.)’ın “Rabbim kendini bana göster. Seni göreyim.”(7 Araf 143) demesi gibi, İsa (a.s.) diyaloğunda, hesap gününde Allah’tan başkalarının müdahil olup, suçluları araya girerek affettireceklerine inanan insanlara, Allah’ın huzurunda hiçbir kimsenin hiçbir kimseye fayda veremeyeceğini anlatmak ve öğretmek için Rabbimiz bu diyaloğu meydana getirmiştir.

“Allah ‘Bu hesap gününde yalnızca, doğru amel işleyenlerin doğruluklarının kendilerine fayda vereceği gündür. Onlar için sürekli kalacakları, altlarından ırmakların aktığı cennetler vardır. Allah onlardan, onlar da Allah’tan razıdırlar. İşte bu büyük bir kurtuluştur’ dedi. Göklerin, yerlerin ve onların içindekilerin sahibi Allah, her şeyi planlayıp düzene koyandır.”(5 Maide 119-120)

Rabbimizin verdiği mesaj “Ey insanlar yaşadığınız hayatta benim size vahiyle öğrettiğim doğru salih amelleri yapar, yasakladığım amelleri yapmaktan sakınırsanız, Rabbinizin öğrettiği doğru ameller ve doğru davranışlar size hesap gününde fayda verecek ve mutlu olacaksınız. Aksini yapar da Allah’ın koyduğu kuralları, hükümleri, tavsiyelerini tanımaz, canınızın istediği gibi yaşamaya devam eder de bu halinizle huzuruma gelirseniz yaptığınızın karşılığı size eksiksiz ödenir ve mutsuzluk yurdu olan cehenneme atılırsınız” demektedir. Elbetteki Allah’ın dininde zorlama yok (2 Bakara 256), baskı yok, her insan hür iradesiyle iki yaşam biçiminden birisini seçmektedir. Bu, insanın imtihanının gereğidir ki, tercihlerinden sorumlu olsun.

Kur’an’ın mesajlarını doğru anlamak için çaba gösterenlerin, Allah gayretlerini, anlayışlarını artırsın ve Allah’ın selamı tüm inananların üzerine olsun.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal