İslam Dünyasına ‘Ruhani Otorite’ arayışı

İslam Dünyasına ‘Ruhani Otorite’ arayışı

Türk-Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi tarafından düzenlenen 8. Dünya İslam Forumunun teması “Teori ve Pratikte Ruhani Otorite ve Entegrasyon”

TASAM tarafından forum’a ilişkin yayınlanan tebliğ çağrısında, İslam’ın kendine has özellikleri, dünyada yaşanan tarihsel değişim ve bugünkü durum özetlenerek, düzenlenen forumun gerekçeleri anlatıldı. “Çeşitliliği koruyarak birliği sağlamak; terör olaylarını engellemek, Müslümanları hukuk dışı ve gayrı meşru yapıların tasallutundan korumak, uluslararası alanda İslam dünyasının menfaatlerini gözetmek için”, “Mevcut şartlarda ‘Ruhani Otorite’ sorununun dinî, siyasi ve sosyolojik açılardan tartışılması kaçınılmaz bir zorunluluk” olduğu ifade edildi.

Çağrı metni şöyle:

Her inanç sisteminin kendine özgü varlık (ontoloji), bilgi (epistemoloji), ahlak, hukuk, siyaset, iktisat telakkisi ve tahayyülü vardır. Modern dönem öncesi çağlarda varlık telakkisi, bilgi telakkisine, bilgi telakkisi ahlak anlayışına, ahlaki yaklaşım hukuk anlayışına, hukuki altyapı siyasete, siyaset anlayışı da iktisat anlayışına temel teşkil etmekteydi. Modern dönemi bu sıralamanın alt üst oluşu ya da baş aşağı durması olarak tanımlayabiliriz. Yani modern dönemde ekonomi; yukarıda sıraladığımız diğer faktörlerin belirleyicisi hâline gelmiş, bu dönemde ortaya çıkan yapı geleneksel yapıları tüm dünyada çözündürmüş ve tabiatıyla siyaset alanı da bu çerçevede tüm dünyada yeniden şekillenmiştir.

Batı toplumlarında Protestanlığın doğuşu ve Katolik Kilisesi’nin siyaseten sınırlandırılması çabaları, laik siyaset tarzını ortaya çıkarmıştır. Bu dönemde karşı konulamaz bir siyasi, askerî, iktisadi ve fikrî güce erişen Avrupa kendi dışında kalan dünyayı temelinden etkileme ve dönüştürme gücüne erişmiştir. Bu ortamda “Batı siyaset algısı” hiçbir uyarlamaya, dönüşüme tâbi tutulmaksızın farklı inanç coğrafyalarına tepeden inme uygulamalarla transfer edilmeye çalışılmıştır.

Hıristiyanlığın, daha doğrusu Katolikliğin varlık ve bilgi telakkileri yanında kutsal metinlerin niteliğinin, özellikle İslam dininin varlık ve bilgi telakkilerinden ve naslardan son derece farklı olması nedeniyle “Batı tarzı siyasetin” hiçbir sınır gözetmeksizin transfer edilmesi bir takım ciddi sorunlar doğurmuştur. Sonuç itibarıyla bazı İslam ülkeleri bu yeni siyaset tarzını tümden reddederek modern dönemde kendi tarihî geçmişlerinde görülmeyen farklı “İslami” yapılar ortaya çıkarmışlar, bazıları ise Modern siyaseti sorgusuz sualsiz taklit yoluna giderek, kendi içinde derinden parçalanmış siyasi yapılara dönüşmüşlerdir.

Batı’da laiklik uygulamalarına rağmen Katolik Kilisesi’nin varlığı tümüyle sona erdiril(e)memiş, Kilise mütemadiyen reformlara maruz kalsa da modern dönemlerde de Hıristiyan kimliğinin en önemli temsilcisi olarak varlığını sürdürmüştür. Kilise’nin açık sosyolojik ve örtülü de olsa siyasi mevcudiyeti Modern Batı medeniyetinin bütünlüğü, Komünizmle mücadele, önemli toplumsal meselelerde Hıristiyan kamuoyunu yönlendirme, siyasi yapıların meşruiyet zeminlerini destekleme vb. işlevler üstlenmiştir. Günümüzde Kilise, Vatikan öncülüğünde vazgeçilmez bir kurum olarak varlığını sürdürmektedir.

İslam ile Hıristiyanlık arasında varlık telakkisi bakımından bir takım benzerlikler bulunsa da ciddi farklılıklar mevcuttur. İki din arasında bilgi, ahlak, hukuk, siyaset ve ekonomi telakkileri bakımından da yapısal farklılıklar bulunmaktadır. Dolayısıyla Müslüman dünya için Kilise benzeri dinî, sosyolojik, siyasi işlevleri olan bir yapıdan söz etmek mümkün değildir. İslam’ın doğuşu ve kutsal metinlerin oluşma şekli İslam dünyasına özgü siyasi yapıların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu yapı Katolik Kilisesi’nde olduğu gibi, dinî hiyerarşinin siyasete yansıması şeklinde değil, daha ziyade zamanın sosyolojik ve ekonomik koşullarının zorlaması sonucunda ortaya çıkmıştır. Dinî kimlik ise bu yapının tutkalını oluşturmuştur.

20. yüzyıla kadar İslam dünyası kendi kimliğini temsil eden siyasi liderliğe/liderliklere şu ya da bu şekilde sahip olmuştur. Laik siyaset anlayışının tüm dünyada etkili olmaya başlaması ve Hilafet’in TBMM uhdesine tevdi edilmesi suretiyle bu kurumun işlevsiz kalması sonucunda İslam kimliği kendisini temsil eden liderlik yapısından ya da yapılarından yoksun kalmıştır.

Tabiat boşluk kabul etmez. Liderlik yapısı olmayan bir kimlik alanı tahayyül edilemez. Liderlik yapısının yok olması sonucunda ya kimlik ortadan kalkacak, ya da çok sayıda liderlik yapısı altında alt kimliklere bölünecektir. 20. yüzyıl tüm dünyada olduğu gibi İslam dünyasında da ulus devlet kimliğine dayalı modern siyasi birim oluşturma çabalarına sahne olmuştur. Öte yandan, güçlü bir inanç sistemine dayalı İslam kimliği canlılığını korumuştur. Bazı ülkelerde görülen “ulusal İslami idrak” oluşturma çabaları İslam’ın kendine özgü inanç sistemi ve dinî metinlerin nitelikleri gibi nedenlerden dolayı sonuçsuz kalmıştır. Kimlik alanında oluşan bu boşluğu doldurmak üzere devlet ya da toplum düzeyinde hukuki veya yeraltı faaliyeti şeklinde, söylemi tüm İslam dünyasını kapsayan çok sayıda girişimde bulunulmuştur.

Devlet düzeyinde Suudi Arabistan ve daha sonra İran, İslam dünyası liderliği iddiasında bulunmuştur. Ancak vizyon, vasıta ve hedefler arasındaki uyumsuzluk bu yöndeki girişimlerin beyhude çabaya ya da modern uluslararası ilişkilerde büyük güçler tarafından kullanılan oldukça işlevsel araçlara dönüşmesine neden olmuştur. Bu boşluğu doldurma vizyon ya da ihtirası ile ortaya çıkan “yeraltı” girişimleri de en az devlet düzeyindeki çabalar kadar etkili ama sadece İslam dünyası için değil tüm dünya için son derece tehlikeli sonuçlar doğurabilecek yapılara dönüşmüştür. El Kaide, DAİŞ ve Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi ile daha önce benzeri görülmemiş etkinlik düzeyine erişen yapılar böylesi bir boşlukta ortaya çıkmıştır. Bu tür yapıların “temsil savaşı” mantığıyla ya da “istihbarat operasyonları” amacıyla kullanılmaya son derece uygun oldukları hususu izahtan varestedir. İslam kimliğini temsil edecek meşru liderlik yapısı oluşturulmadığı sürece benzeri problemlerin sürekli olarak gündemde kalması kaçınılmazdır.

İslam dünyası tarih boyunca Kilise benzeri dinî hiyerarşiye bağlı siyasi yapılara – istisnai ve geçici durumlar dışında – sahip olmamıştır. İslam dünyasında yöneticiler örfi hukuk adıyla kendileri için açılan alanda siyaset yapma, toplumsal, siyasi ve iktisadi düzenlemelerde bulunma imkânına sahip olmuşlardır. Öte yandan dini metinlerin yapısı Katoliklikte olduğu gibi inanç esaslarında ya da uygulamada, din adamlarının dahi istedikleri gibi değişiklik yapmalarına manidir. İslam kimlik alanının nevi şahsına münhasır bu yapısı göz önünde bulundurulmaksızın siyasi tartışmalar yürütmek sağlıklı sonuçlar vermeyecektir. Bu nedenle söz konusu alanda yürütülecek çalışmaların hem “İslam’ın özgün inanç ve uygulama yapısını” hem de “modern siyasi, sosyolojik ve iktisadi şartların zaruri kıldığı ulus-devlet gerçeğini” göz önünde bulundurması gerekmektedir.

Öte yandan tarihe ve mevcut koşullara bakıldığında İslam dünyasında yaşanan liderlik boşluğunun sadece Müslümanlar için değil tüm dünya için ciddi sorunlar doğurma potansiyeline sahip olduğu görülmektedir. Bu bakımdan merkezî dinî otorite kaçınılmazdır. Günümüzün koşulları dikkate alındığında bu otoritenin İslam’ın doğasına uygun olması ama aynı zamanda çağdaş uluslararası yapıyı da göz önünde bulundurması gerekmektedir. Oluşturulacak liderlik yapısı; yüksek temsil kabiliyetine sahip, katılımcı ve kuşatıcı olmalıdır. Aksi takdirde DAİŞ gibi yapıların önüne geçme imkânı bulunamaz. Çünkü bu yapıları besleyen asıl kaynak ideolojiktir. Söz konusu ideolojiye makul ve meşru alternatifler getirilmediği sürece benzer sorunların sona erdirilmesi düşünülemez.

Mevcut şartlarda “Ruhani Otorite” sorununun dinî, siyasi ve sosyolojik açılardan tartışılması kaçınılmaz bir zorunluluktur. İslam dünyası hem kendi ihtiyaçlarını, hem uluslararası konjonktürün gerekliliklerini göz önünde bulundurarak bu konuyu tartışmak zorundadır. Çeşitliliği koruyarak birliği sağlamak; terör olaylarını engellemek, Müslümanları hukuk dışı ve gayrı meşru yapıların tasallutundan korumak, uluslararası alanda İslam dünyasının menfaatlerini gözetmek için elzemdir.

İslam dünyasında en önemli sorunlardan biri düşünce üretiminde yaşanan güçlüklerdir. Bu noktada yaşanan sorunlar İslam’ın temel ilkelerinin günümüz şartlarında nasıl anlaşılacağı ve uygulanacağı konusunda ciddi açmazlar oluşturmaktadır. Düşünce üretimindeki sorunlar, İslam’ın öz değerlerinin günümüz şartlarında dile getirilmesini imkânsız hâle getirmektedir. Kimi zaman aynı görüşü savunan taraflar kavramların içeriğinin farklı anlaşılması ya da aynı olgu için farklı kavramlar kullanılması nedeniyle büyük anlaşmazlıklar yaşayabilmektedirler.

İslam medeniyet havzası; sahip olduğu merkezî konum sayesinde komşu medeniyet havzaları ile kesintisiz bir etkileşim içerisinde bulunmuştur. Modern dönemlerle birlikte, ama özellikle küreselleşmenin yoğunlaştığı günümüzde bu etkileşim İslam medeniyetinin daha ziyade edilgen kaldığı bir atmosfere dönüşmüştür. Bu edilgenlik sadece Müslümanlar açısından değil, tüm insanlık açısından ciddi meselelerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu nedenle İslam dünyasında liderlik sorunu özgün değerler ve çağın getirdiği şartlar muvacehesinde ele alınmak zorundadır.

Forum’un amacı

1-3 Mart 2018 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenecek olan Forum’un; İslam kimliğinin modern dönemlerde maruz kaldığı liderlik sorunlarını, medeniyet birikiminin tarihî temellerini ortaya koyarak, İslam ülkeleri ve dünya için istikrarlı bir gelecek inşasına stratejik katkı sağlaması öngörülmüştür. “Teori ve Pratikte Ruhani Otorite ve Entegrasyon” ana teması altında toplanacak 8. Dünya İslam Forumu bu noktada; İslam dünyasında söylem birliği oluşturulmasına, sorunların çözümü için gerekli düşünce üretiminin hızlandırılmasına, İslam ülkelerinin imajının iyileştirilmesine ve İslami birikimin tüm insanlığın hizmetine sunulmasına mütevazı katkı sağlamayı amaçlamaktadır.

Ana tema
Teori ve Pratikte Ruhani Otorite ve Entegrasyon

Alt Temalar 
İslami Siyasi Düşünce Birikimi ve Ruhani Otorite
Ortak Değerler ve Farklılıklar: Çeşitlilik İçinde Birlik İmkânı
Çağdaş Toplumsal, Siyasi ve İktisadi Koşullar Karşısında Manevi veya Siyasi Liderlik İnşası İmkânları
Medeniyetler Arası Etkileşim Bağlamında Siyasi/Dinî Liderlik: İmkânlar ve Sorunlar
Terörle Mücadelede Dinî/Siyasi Liderlik Eksikliğinden Kaynaklanan Sorunlar

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal

3 Yorum

  • ersin ertuğrul
    21 Aralık 2017, 18:30

    İslamî Fikrî yenilenme mi yoksa İslam’ın "hadımlaştırılması" mı ?

    Mustafa ve Hüseyin Ağabeyler konuya değişik açılardan temas etmişler. Bu iki kanaati de değerlendirip kanaatimizi ortaya koyacağız.

    Bu haberin bam teli "Müslüman düşüncesinde tevhid eksenli yenilenmenin değil, İslam’da olmayanın ihdası" desek yeridir sanırım.

    20-25 yıldır Müslüman münevverleri, akademisyenleri meşgul eden "teolojik" tartışmaları göz önünde bulundurunca deyim yerindeyse, bu programa konu olan başlık için “neden şimdi?” diye soruyorsunuz, taşların yerine oturduğunu düşünüyorsunuz…

    Söz konusu teolojik tartışmaların merkezinde "son İlahi hitabın" bulunduğunu düşünenlerdenim. Tarihe “insan, coğrafya, olaylar” üzerinden Allah Teala’nın müdahilliği kritik nokta.

    Müslümanların "şartların değişmesiyle hükümlerin değişmesi" şeklinde dile getirdikleri başlık son 20-25 yıllık tartışmalar gölgesinde adeta alicengiz oyunuyla farklı bir zemine taşınıyor. Ve ilim çevrelerinde bu gelişmelere dair “ya taraftar ya da karşıtlıklar” dışında hikmetli, ferasetli bir gerekçelendirmeye rastlanmıyor. İstisnalar istisna !

    Vahiy, vahyin pratiği sahih sünnet ve de vahyin açtığı tevhid ana yolunda dinamizm göstermesi istenen/gereken Müslümanlar için, şartların değişimiyle hükümlerin değişeceği ibaresi "içtihatların" değişmesi anlamına gelir. Bu son 20-25 yıllık Hermeneutik tartışmaları neticesinde, Müslüman düşüncesi tarihinde bir kırlma yaşandı. Bu kırılma hali hazırda devam ediyor. Gelinen nokta itibariyle "din" ne olduğu tam olarak ifade edilemeyen (Hermeneutik ve postmodernitenin etkisiyle) bir mefhum. Olsa olsa insan vicdanında başlayıp bireysel hayatta yaşanan bir mesele… Ve kırılma neticesinde kimi sesler ise dinin de dinamiklerinin (tanrı algısı, ibadetler vs) değişebileceğini ifade etmekte…

    Müslüman düşüncesinde merkezde yer alan “vahiy, sahih sünnet ve akleden kalp, muhakeme kabiliyeti” artık İslami terminolojiyle ifade edersek "hevaya" tahvil edilmiş görünmektedir. Kişi adetince "heva"!..

    Müslüman düşüncesinde merkezdeki parametreler/kaynaklar ile bir paradigma/model inşa edilir. Buna bağlı olarak her çağda, içtihat mekanizmasıyla yenilenme tesis edilirken, post-modern dönemde Hermeneutik metoduyla bu güzergah iptal edilmekte ya da en azından işlevsiz kılınmaktadır. Müslüman düşünce tarihinde "anlama" çabası gereğince gösterilen kimi çabalar "esbabı nüzül, sebebi vürud vs", Hermeneutik felsefesinin ikamesi için kullanılarak iki farklı paradigmanın aynı/benzer olduğu vehmi yaratılmıştır… Hatta bu konuda nesh-mensuh kavramları dahi Hermeneutik felsefesinde karşılık bulduğu inancı hakim olmuştur. Böylelikle Müslüman düşünce geleneğindeki damarla post modern dönemdeki Hristiyan teolojisi için ihdas edilen Hermeneutik felsefesi benzerliği kabul gördü… Özellikle de akademi çevrelerinde.

    Geleneksel cemaat ve tarikat çevrelerinin de "içtihadî yenilenme" fikrine kapalı olduğu malum. O halde her iki cenah için de, İslam artık tarihte kalmış, deyim yerindeyse hadım edilmiş bir din… (tarihsel ya evrensellik tartışmalarına bu bağlamda bakılabilir.)

    İmdi haber, bu gelişmeler bağlamında değerlendirilince her ne kadar ilgi uyandırıcı maddeler barındırsa da (Mustafa Bozacı Ağabeyin dikkat çektiği burası sanırım) yukarıda değerlendirdiğimiz, Hüseyin Alan Ağabeyin de dikkat çektiği zeminde ve organizasyonun teklif ettiği "ruhbanlık/liderlik" ile "İslam’ın hadımlaştırılması” çalışmaları kanaatini bizde oluşturmuştur…

    Yanılıyor olabiliriz, bizim vardığımız kanaatler bunlardır. Bunlardan daha doğrularını bulursak değerlendiririz…

    Allah en doğrusunu bilir.

    Yanıtla
  • mbozac
    21 Aralık 2017, 16:10

    ehemm
    konuyu önemsiyorum… ehemm, mühim, öncelikler açısından ‘Ne alaka?’ diyenler olabilir….’Ümmet’ bilinci edinememiş dağınık ve duygusal etkilere açık fertlerin oluşturduğu bireyselliğin ve stk yapılarının manipüleye açık oluşu bizi edilgenlikte bırakıyor… niteliğimiz de niceliğimiz de bir etki ve çekim/set gücü oluşturmuyor.. ‘ümmet’ bilincinden hareketle, fikri liderliği esas alan ‘şahsi liderliği’ önemsediğimi de eklemeliyim… bunu şu dağınık ve kendi keline/yarasına merhem bulamayan bizlerin nasıl çözeceği ayrı bir sorun ama mesele tartışılmalı… bunu yakın tarihte ‘hilafet makamı’ deruhte ediyordu… mecliste mündemiç denen yapıya ne oldu?

    Yanıtla
  • Hüseyin Alan
    21 Aralık 2017, 16:09

    zamanı gelmişti!
    Vatikan benzeri bir örgütlenme biçimi için zaman gelmiş, şartlar olgunlaşmış olmalı ki tartışma gündemine sokuluyor.

    Ruhbanlık denen oluşum için ilk girişim Diyanet teşkilatına nikah akdi kıyma ayetkisinin verilmesi sayılabilir. Demek ki arkası gelecek projeler söz konusudur!

    Forumun gündem ettiği meseleyi Tanzimat dönemi arayışının çağdaş versiyonu olarak okunması da mümkündür. Batı medeniyetini, dünya sistemini veri alarak yola çıkması, gerekçe olarak ortaya sürülenlerin zihinleri buna hazır halde görmesi işlerini kolaylaştırmışa benziyor.

    Uzun lafın kısası olmayacak duaya amin demek gibi bir şey bu girişim. Devlet katında resen yapılsa dahi tutmayacak bir etkinlik. İslamın doğasına, temel kurgusuna ters bir şeyden bahsediyoruz.

    Toplumsal hafızanın bu tür girişimi kabule hazır olduğu varsayımından yola çıkanlar, muhtemel küresel gelişmelere uygunluk aradıkları gözden kaçmamlı.

    M.200’lerde Hıristiyan dünyada oldu benzer bir tartışma. İncil metinlerinde vahyin mündemiç olduğu, vahiyle incil yazarının sözünün metinden ayrıştırılması gerektiği hususu, her okura diledikleri gibi vahiy bu deme hakkını verince ortalık karışmış, bu karışıklığı önlemek için neyin vahiy neyin azizlerin sözü olduğunu ayırma yetkisi ruhbanlara verilmişti. Şimdilerde benzer faaliyet Kur’an’cı tarihselcilerde başladı.

    Zamanın ve şartların olgunlaştığını düşünenler, olumsuz örneklerden yola çıkarak haklılık kazanmak istediklerine göre, masumane bir işe kalkıştıkları söylenemez. Nitekim yakınlarda "ilahiyat alanı dingonun ahırı mı" diye itiraz edip her önüne gelenin din alanda konuşmasına karşı çıkan şöhretli ilahiyatçı hatırlanabilir.

    Yanıtla