Devlet, Kanun, Hukûk(*)…

Devlet, Kanun, Hukûk(*)…

Sanıyorsun ki, “daha çok gücümüz olsa daha çok kullanarak adalet getirirdik Cihân’a”.
Yanılıyorsun!
Balkanlar’da Bizans’a karşı varlık kazanmak isteyen ne çok prens, voyvoda, çar bozuntusu aynı hayale kapılmıştı. Halkı Osmanoğulları’na çeviren, kudretinin çokluğu değil, adaletin bolluğu ve Hukûk’a hürmetti…

Devlet, Kanun, Hukûk(*)…

Doç.Dr. Vehbi Başer

-I-
Kolay Dururken Zor Yoldan Konuşmak

Bu coğrafyada devlet üzerine konuşmak genellikle hem zor, hem kolaydır. Kolayından başlayalım:

Şayet devletin önemini, onsuz başımıza gelebilecek belâların vehâmetini, devletlûlarımızın karar ve icraatlarında ne kadar isabet buyurduklarını, onların başımızda bulunmasının ne büyük şans olduğunu… söyleyecekseniz devlet üzerine konuşmak bir hayli kolaydır ve ayrıca konuşana bir hayli kazanç temin eder. Mevcut haliyle devlet, onun çatısı altında işleyen fiilî siyaset ve iradesinin bir ürünü olan yürürlükteki hukuk, bunlardan yana olduğu halde eğri oturup doğru konuşabilen vicdan sahipleri açısından bile “bütünüyle savunulabilir” değildir oysa. Bir tür idare-i maslahat ve “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” kaygısı ile “Devlet’ten yana olma”yı bir tercih meselesi değil de bir ödev sayan bir zihin hali bile, “rüşvet-i kelâm”ı aşarak “devletin eleştirilebilir” bir şey olduğunu kabul etmek durumundadır. Fakat bu zihin, devlet çarkına yöneltilecek eleştirinin “evdeki bulgur”a nankörlük etmeden, “bizim bünyemize uygun”luğuna titizlik göstererek ve dahası, “devlet yükünü sırtlamış cefâkârlar”a karşı hadsizlik etmemeye özen göstererek “olumlu eleştiri” sınırlarında kalması gerektiğine kânîdir.

Bunlara kalırsa devletlûların kıymetini bilmek ve onların moralini yükseltmek lazımdır; devletsizliğin şer güçlerine lanet okuyup devleti yücelten, onun tarihimizdeki derin köklerini vurgulayarak aslında “kendimiz olma”nın ön şartının da, “kuvvetli iradesi” ile “yoldan çıkacakların yüreğine korku salan kâdir-i mutlak” devlet şampiyonluğu yapanların sözlerinde de bir problem yoktur. Eh, devletin, kadr ü kıymetini bilerek ve rüçhâniyetine hürmette kusur etmeden “ıslahına vâbeste” dilek ve temennileri dile getirmekte de bir beis yoktur. Ayrıca, “kol kırılır yen içinde kalır” fehvâsınca, devletin ve devlet kudretini kullanan ellerin “bazı zaruretler zuhûru”nda, herşeyi dengi dengine denk düşürememesi ve hatta bazı patavatsızlıklar yapması da, tolere edilmek zorunda olan “münferit vak’alar” mesâbesindedir. Öyle anlaşılıyor ki, bu “devlet âşıkları”, atalarından miras patrimonyal sosyal sermayelerinin desteği yahut gözdeler arasına girecek fırsatlar sayesinde elde ettikleri güvenli konuma yaslanarak devletle bir tür patriarkal sadakat ilişkisi  ve can ciğer kuzu sarması halvet halindedirler.

Bunlardan bir kısmı, devlet, devletin işleyişi, devlet kudretini işleten ve kullananların icraati hakkında “olmaz ve olmaması gerekir ama” varsa olumsuz şeyleri dile getirmenin de “bir âdâb”ı olması gerektiğine kânîdirler. Mesela devletin yahut hükümetin diyelim bir başka devletle giriştiği ilişkilerde ortaya çıkan bir hata varsa bunun “kırmadan dökmeden”, “devletin veya hükümetin manevî varlığını tezyif ve tahkir etmeden”, bunlara “hörmette kusur ve takdirde nakîsa göstermeden” kelâma dökülmesi, sırası değilse de susulması gerektiği kanaatindedirler. Diyelim bir isyancı gürûh devlete meydan okuyup halka ve devlete karşı bir kalkışma içine girmişse “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” mucibince devletin kudretini göstermesi, isyanı, gerektiğinde örfî ve hatta “gücü yeten yetene” usullerle bastırması kaçınılmaz olabilir ve zaten her zaman kaçınılmazdır. Devlet çarkında bu isyana sebebiyet veren bir ayarsızlık varsa bu ayarsızlık isyan bastırıldıktan sonra konuşulur; tamamen iyi niyetle ve devlete sarsılmaz bir sadakat göstererek eşkıyayı tenkîle çaba sarfeden vatan evlatları da hata yapabilir ama, bunları konuşmanın “yerli yersiz” biçimlerinden sakınmak gerekir.

Devlet üzerine olumlu sözler sarfedenler, aslında hazımlı görünen insanlardır; lakin vatan evlatlarının moralini bozucu laflara karşı teyakkuza geçmeleri an meselesidir. Çünkü “bu çocukları küstürmek”, “morallerini bozmak” iyi niyetle bağdaşmaz. Onlar da insandır, elbette hata yaparlar, ama “şimdi sırası mı” diye bir yutkunmak gerekir. Kalkıp devletin, devletlûnun veya devletin gayretli, fedâkâr ve cefâkâr evlatlarının bir yanlışını, hatasını veya kusurunu söyleyeceksen “eşkıyayı lanetleyip safını belli edeceksin kardeşim!” Demek ki, saflar açık değildir; “bu hırsızın hiç mi suçu yok” diye sana sorarız! Bu durumda “yoksa sen hırsızın aslında suçsuz olduğunu mu söylemeye çalışıyorsun!” meydan okuması kapıdadır. Bu meydan okuma karşısında afallarsan “Bakın gördünüz mü, yutkunup duruyor! Neden açÇık açÇık konuşamıyor? Demek ki, hırsızdan yana!” diye de seni rezil ederiz! Buna daha çok şaşırır “Yahu bir dakika!” diye kendini aklamağa kalkarsan “Kekeliyor işte! Devletin ve onun gayretli evlatlarının hatasına, kusuruna karşı bülbül kesiliyordu oysa! Sıra eşkıyaya gelince yutkunmadan kekelemeden konuşamıyor bakın! Tarih bunları hep not ediyor!”

Devlet üzerine konuşmanın bunlar dışındaki biçimleri zor biçimleridir. Mesela kalkıp da “Devleti devlet yapan, gücü olsaydı devletin gücünü aşan bir güç ele geçiren herkes, devletin kendisi haline gelirdi” demeyeceksin. Hatta “Şu eşkıya dediklerinizin eleştirilecek bir yanı yoktur; zira onlar bir hukuka dayanmadıkları, bir hukuk vaat etmedikleri ve her hakkı çiğnemeyi göze aldıkları için eşkıyadır; güçleri devletten daha az olduğu için değil!” dersen “Hooop! Ağır ol! Tereciye tere mi satıyorsun!” diye susmaya bile davet edilebilirsin. Kalkıp daha ileri gider “Devlet, halkın boyun eğmeyi taahhüt ettiği hukuk çerçevesinde güç kullanabilir ve ancak bu durumda eşkıya değil de devlet olur! Varsa hukukunu çiğnemeye adım attığında, devlet fiilen eşkıya ile eşitlenmiş, bundan sonrası, iki eşkıya arasındaki güç mücadelesine kalmış olur. Devlet, hukuku çiğneyerek devletlik edemez!” demeye başladığın anda susturulması “vatan ve milletin selameti için zaruret haline gelmiş bir bozguncu” ilan edilmen ka-çı-nıl-maz-dır!

Devlet üzerine zor yoldan konuşmaya kalkışmak cesaret ister, fakat yetmez. Zor yoldan konuşacaksan seni, devletin acı yumruğuna karşı koruyup kollayacak bir “arka”n olmalıdır. “Söyle bakalım öyleyse: Seni devlet gücüne karşı kim kolluyor? Hesap ver!”

Meydanlara çıkıp “minareler süngüdür, kubbeler miğfer!” diye şiir okumayacaksın. “Halk arasında camiye gidenleri gitmeyenlere karşı kışkırtıyorsun değil mi!” Olmadı şunu da duyarsın: “Devlete meydan mı okuyorsun yoksa sen?”

“Sen ne hukukundan bahsediyorsun aslanım! Devletin olmadığı yerde hukuk mu olur!”

-II-
Oysa Hukuk ve Devlet: Zorlanmadan Dinlemek

Devletin yaptığı şey “kanun”dur çok olsa. Haydi, anayasadan yönergeye bütün hiyerarşisini dikkate alarak buna “konulmuş (pozitif) hukuk” da diyelim; lakin tek başına ve de büyük harfle “(H)ukuk”, aklın, yani akl-ı selîmin, yani vicdânın eseridir. Onu uykudan uyandıran şey de, otoriteyi kendi partiküler çıkarı lehine yönlendirmeyi marifet sayan kurnazlıktan ayılıp “herkes (en-Nâs, the Public) için adalet” umabilecek bir beşeriyet şuurudur. Kendini otoritenin altında sınıflandırmanın iki biçiminden ilki, onun şefkatine sığınır görünüp aslında ondan imtiyaz koparmağa çalışan kurnazlık iken, öteki, onun karşısına dikilip “sen fânîsin, bâkî olana boyun eğ!” deme cür’eti gösteren vicdândır.

Devletin, şerîrlere hudut çizmesi, adalet değil, çok olsa âsâyiş temin eder. Bâkî olanı, ister el-Bâqî olarak Allah, isterse nesillerin aktüel kaygıları silinip de yaşananları “garez ve ivaz”dan âzâde bir adaletle yargılayan vicdân olarak kavrasın, “(H)ukuk”, dâimâ, otoriteye sınır çizen bir şuurun eseridir: “Ne halt edersen et, el sürülmez olana el sürmeden icrâ edeceksin! Çünkü yıkım ile ayağa dikilecek hiçbir şey yoktur! Yıkmadan ayakta kalamıyorsan yıkıl git!”

Aktüel otoritenin sahipleri ve has kulları, kendi otorite kullanma ve onaylama biçimlerine her itirazı, kendi otoritelerinin ellerinden gitme tehlikesini, düzenin yok olmasına tercüme eder, itirazın adalet talep eden biçimlerini de “kaos özlemi” olarak mahkum etme kurnazlığına sapar. Aktüel otoritenin hukuk tanımazlığı karşısına dikilen vicdan ve şuura örtülü bir tehdittir bu:

-Ya bu adalet, hukuk, guguk teraneleriyle ayağıma dolanmaktan vazgeçip irademe tâbî olacak, bu güçlerle organize ettiğim fiilî düzene boyun eğeceksin; ya da, organize ettiğim düzen riske girecek olursa irademe tâbî güçlerle şimdi tenezzül etmediğim nelere tevessül edebileceğimi sınayacak ve göreceksin!

Bebek yüzlü Beşar, Suriye’de bu sınamaya, adalet ve hukûk talebine karşı “de-facto kudret”in (aktüel otoritenin) “neler de yapabileceği”ni sergileyerek cevap verdi. Şimdi soralım:

-Sadece iki alternatif arasında bir seçim şansımız mı var! Ya Beşâr veya iş başındaki beşerin keyif ve kabiliyetinin bahşedebileceği âsâyiş, yahut onun kusabileceği kuduz ve kahhâr kudret!

Bu topraklarda “kudretin mağrûriyetine boyun eğdiren ahâlîler”in torunları olarak bize, adaleti, hayal olarak bile çok gören bir haydutluk hâkim kılındı.

Büyük İskender’den Roma, Bizans ve Osmanlı’ya varıncaya kadar bu toprakların uzun tarihine basîretle bakanlar, haydutluğun ancak dışarıdan esen rüzgarlarla (Moğol, Haçlı yahut Batı istilaları) bir fetret fenomeni olarak görünürlük kazanabildiğini; ne kıtaller, talanlar ve sürgünlerle kıyıma uğratılırsa uğratılsın, kralları kendi hukukuna hürmet kaydıyla imparator olarak başına tâc eden ahâlîlerin haydutları yendiğini görürler.

Şimdi bir memlûk, bir Osman, bir Salâhuddîn değil, Hukûk’a sayha verecek bir vicdan ve o sayha ile dirilerek haydutlara tanıdığı avansı geri alıp Hukûk’u baş tâcı edinecek ahâlilerin vakûr ve sessiz, diriliş çağıdır!

-III-
Kudret ve Meşrûiyet

Sanıyorsun ki, “daha çok gücümüz olsa daha çok kullanarak adalet getirirdik Cihân’a”. Yanılıyorsun! Balkanlar’da Bizans’a karşı varlık kazanmak isteyen ne çok prens, voyvoda, çar bozuntusu aynı hayale kapılmıştı. Halkı Osmanoğulları’na çeviren, kudretinin çokluğu değil, adaletin bolluğu ve Hukûk’a hürmetti.

Kudretin çokluğu, etseydi Moğol’u âbâd ederdi; onu en pervasızca kullanan Moğol sultanları, arkalarında yıkılmış bir medeniyet, acılar ve bedduâlar bırakarak yıkılıp gittiler! Hadesten taharet dünyada alınırdı, bilemediler…

Güç, vicdân karşısında kendisini savunabileceği haddi aştığı zaman, “en büyük sarsıntısı kendini yıkacak” bir sadme kudretine dönüşür.

Kudret, hukûk değil kanun koyar çok olsa! O da, elindekini “hiç zevâl bulmayacak” bir egemenlik [mülkün lâ-yeblâ] sandığında zulmün yasasıdır.

Oysa eline kudret geçtiğinde aklı başında adam, sarhoş olmak yerine daha çok ayılır:

“Bunu, başka bir fâninin eline geçtiğinde neden sakınmasını umacaksam ondan sakınarak tutmalıyım elimde!”

Aklı, eline geçen kudretle başından uçanın, vicdân, ne misafiridir, ne hâmîsi, ne efendisi!

Şundan pay biç:

Hukûk, emanet kudreti kullanmaktan alıkoyar; seni, senin sandığın kudretin azdırmasından koruyan zırhtır Hukûk!

Şundan pay biç:

Secde ettiğin halde insanlar arasında mağrûr ve ekber görüyorsan kendini, sadece emanet bir kudreti mülkün sayıyorsun demektir!

Şundan pay biç:

Tam kudretini kullanacakken “Dur!” diyen bir ses işittiğinde kanın beynine sıçrıyorsa hadsiz ve hudutsuz hükmetmeye kalkmandan seni kim alakoyabilir!

Şundan pay biç:

Sana durman gereken haddi, asla çiğnememen gereken hududu bildirmiyorsa “hukûk”, seni devlet yapan şey olabilir mi?

Emanet kudret sana yürü diyecek, hatta koş! Aklın hala başındaysa vicdânın da olabilir ve hatta onun koyduğu Hukûk sana “çiğneme” diyebilir oysa!

Koşsan da çiğnemeyeceksin!

Hatayı Hukûk’a karşı yapan, vicdânı çiğnemiş; vicdanların mahkemesinde hor düşmüştür. Hangi ilâh seni o mahkemede aklayabilir, yalvarsan!

 

(*) Söze “[d]övleti kutsuyorum” diye başladığı gönderisi altındaki tartışma sırasında “hakkı da kutsarım… [ama] devlet mi hukuk mu tercihine kalsam devleti seçerim” diyen Bekir Paksoy’a ve ona “[h]ukuku devlet yapmaz” diye karşı çıkan Beyza Diler’e ithâf…

Bu yazıya ilham verdikleri için kendilerine teşekkür ederim.

23 Ekim 2016

Fikir Coğrafyası

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal