Gerçekliğe Boyun Eğmek

Fikrin gücüne, sözün gücüne inanmayanlar, farklı ve eleştirel bağlamda düşünenleri dışlayarak, marjinalleştirerek bu çabaları etkisiz kılmaya çalışıyor.

Koşullarla bütünleşmek, mevcut olanla bütünleşmek, olması gerekenleri, yapılması gerekenleri ihmal etmek, savsaklamakla sonuçlanıyor. Gerçekliğin üzerine gitmediğimiz, gidemediğimiz, gitmeyi düşünmediğimiz için, gerçekliğe boyun eğiyoruz. Hangi alanda olursa olsun, üretkenliğimizi kaybettiğimizde, bağımsızlıklarımızı da bir şekilde yitirmiş oluyoruz. Devlete, statükoya, geleneğe, cemaat/tarikat liderlerine, politik liderliklere itaati bir din’i yükümlülük gibi algılayan, kültürel toplumlar, statükonun, geleneğin sınırlarını bir türlü
aşamıyor.

İslam dünyası toplumlarında temel İslami ilkelere rağmen, İslami akla ve ahlaka rağmen oluşturulan manevi otoriteler, dünyevi sorumluluklara karşı büyük bir kayıtsızlık içerisinde bulundukları gibi, imanın/takvanın/ahlakın toplumsal boyutu ile, Salih amelin toplumsal boyutu ile asla ilgilenmiyor. Eskilerin masallarını din haline getirenler, dünya hayatının İslami ilkeler ve
ahlak doğrultusunda dönüştürülmesiyle ilgili hiçbir sorumluluk almıyor. Eskilerin masallarını din haline getiren toplumlar/kültürler bugün tarihin kasırgaları önünde, modern/küresel/liberal/seküler kasırgalar önünde aşağılanarak savruluyor. Sözünü ettiğimiz toplumlarda kitlelerin
toplumsal varoluşları, kapitalist-liberal hayat tarzları karşısında tutunamıyor.

İslami kimliği şimdi’de temsil edilemeyen, geçmişte yaşanan bir kimlik olarak muhafaza ediyoruz. İslam dünyası toplumları ortak bir düşünce ve değer sistemi etrafında bütünleşemedikleri için, sözün gücüne değil, fikrin gücüne değil, ya sayıların gücüne, ya da şiddetin gücüne başvuruyor. Sayıların ya da şiddetin gücüne inanmak, düşünsel/kültürel/felsefi üretkenlik içerisinde bulunmayı gerektirmiyor. Fikrin gücüne, sözün gücüne inanmayanlar, farklı ve eleştirel bağlamda düşünenleri dışlayarak, marjinalleştirerek bu çabaları etkisiz kılmaya çalışıyor. Aklın yerini, düşüncenin yerini, masalların, menkıbelerin ve popülizmlerin aldığı bir dünyada, anlam sınırları bütünüyle belirsiz hale gelen bir din dili kullanıyoruz. İçerisinde yaşadığımız yüzyıla düşünsel/kültürel/felsefi katkılarda bulunabilecek bir akla ihtiyacımız olduğunu, büyük bir bilinç zamanına sahip olmamız gerektiğini fark etmiyoruz.

İslam dünyası toplumları, İslami düşünce hayatı, düşünen özneleri imha eden bir geleneğin mahiyetini sorgulamaya cesaret edebilmelidir. Düşünme gücüne, tefekkür gücüne, sorgulama gücüne sahip olmayan toplulukların sahip olabilecekleri hiçbir olumlu değerden söz edilemez. Günümüz dünyası, İslami hayat tarzının kontrol altında tutan, modern-liberal-seküler engizisyonların aralıksız bir biçimde sürdürülebildiği bir dünyadır. Modern uygarlık bir yanda savaşan kimlikler üretirken, bir diğer yanda da nefret ve ön yargılar üretiyor. İslam medeniyeti hiçbir zaman kültürel ve etnik çeşitlilikleri bir tehdit olarak görmedi. Günümüzde, Müslümanların etnik-mezhepçi homojenlik üretmeye çalışmaları, tarihi bir trajedi ile, tarihi bir sapma ile karşı karşıya bulunduğumuz gösterir.

Hangi mezhepçilik adına sürdürülüyor olursa olsun, (sünnilik-şii’lik-vahhabilik) her mezhepçilik ümmeti yok saymak demektir, ümmet’e inanmamak demektir.
Toplumlarımıza hangi yollarla, hangi mülahazalarla olursa olsun tek homojen bir kimlik empoze etmeye çalışmak derin bir fanatizmin tezahürüdür. İslam dünyası toplumlarında düşünen özneleri yargısız infaza tabi tutan, farklı boyutları, farklı ufukları, farklı yorumları reddeden gelenekler, entelektüel/kültürel bir çöküş/gerileme içerisinde bulunduğumuza işaret eder. Kültürel savaşlar, ideolojik savaşlar yoluyla, Müslümanların şüphe nesnesi haline getirildikleri bir dünyada, bu kültürel ve ideolojik savaşlara karşılık vermemiz gerekirken; kendi içimizde, entelektüel özgürlüğe/üretkenliğe/bağımsızlığa hayat hakkı tanımayan fanatizmlere, gelenekçi-mezhepçi mülahazalara yer veriyor olmamız hiçbir gerekçeyle meşrulaştırılamaz, savunulamaz.

Taklit yoluyla, propoganda yoluyla, öykünme yoluyla, tekrar yoluyla edinilen bilgiler, görüşler, yorumlar, yapılan tercihler düşünmeyi ve üretkenliği yok eder. Taklit yoluyla, propoganda yoluyla, öykünme yoluyla özne şekillendirilemez, inşa edilemez. Bu yollarla yalnızca nesneler yönetilirler ya da yönlendirilebilirler. Çok kimlikli hayatlar yaşadığımızda kimlik ve kişiliğimiz paramparça olur. Paramparça kimlik ve kişiliklerle hiçbir dava hiçbir mücadele, hiçbir fikir ve bilgelik temsil edilemez. Çok kimlikli hayatlar, her tür yabancılaşma ile kol kola yürür.

Tarih bilincinden yoksunluk, İslam dünyası toplumları olarak, bu gün içerisinde yaşadığımız üzere, bizleri ahlaki ve entelektüel sorumluluklara, dürüstlüğe, içtenliğe yabancılaştırdığı gibi, yeni bağımlılıklara, yeni teslimiyetçiliklere de mahkûm edebiliyor. Tarihin farkında ve bilincinde olmamak toplumlarımızı, tarihin dayatmalarına katlanmak zorunda bırakıyor.

İktibas, Temmuz 2015, sayı 439

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal