“Kur’an İslamı Tehlikesi” Söyleminin tehlikesi

“Kur’an İslamı Tehlikesi” Söyleminin tehlikesi

Bu yakınlarda konferans için geldiği Zonguldak’ta dinleyip meseleyi kendisine hatırlatma fırsatı bulduk. Bir üçüncü yazı ile tashih beklediğimizi de ifade ettik. Lakin düşünceleri tam aksettirebildiğimiz, tatmin edecek cevaplar alabildiğimiz söylenemez. Bu sebeple bu yazı çerçevesinde konuyu paylaşalım istedik.

Aslında fecaat mi demeliydik felaket mi bilemiyoruz. Biliyoruz da nezaketi elden bırakmayıp anlaşılma, anlama amacını öne çıkartarak bir maslahat güdüyoruz.

Yusuf Kaplan’ın Yeni Şafak gazetesindeki 10.11.2014/Geliyorum Diyen Felaket: ‘Kur’an İslamı’ Söylemi ve 9.11.2014/Kur’an İslam’ı Tehlikesi başlıklı iki yazısını irdelemek, eleştirmek amacıyla yazılmış bu yazı çerçevesinde fikirlerle uğraşmayı önceleyerek sayın Kaplan’ın yaptığı gibi ‘görevli, ajan, kimsin sen, nesin’ şeklinde peşin bir yaftalama yanlışına düşmek istemiyoruz. Neticede amacımız üzüm yemek. Kaldı ki sayın Kaplan’ın birçok söylemini de önemser, altına imza atarız.

Lakin bir söylenen var, bir de söylenmek istenen… Yalnız en az bunlar kadar önemli olan bir de “anlaşılan, muhatabın anladığı” meselesi var hiç hesaba katılmamış olan. Bu düşünülmeli, hatta test edilmeli ki murat hasıl olsun. Zaten mevcut çağın ve öncesinin çarklarını kurmuş, ağlarını örmüş, ümmiliğin tezgâhına oturup ürettikleri algılarla, zan ve heves ürünleriyle bir eğme ve öğütme faaliyetinde bulunanların ekmeğine yağ sürülmüş, değirmenlerine su taşınmış olunmaktadır yoksa. Kaplan’ın bunu hesap edip düşünememesi büyük hata! Hatta onun ifadeleriyle böyle değilse çok daha vahim…

Bu yakınlarda konferans için geldiği Zonguldak’ta dinleyip meseleyi kendisine hatırlatma fırsatı da bulduk. Bir üçüncü yazı ile tashih beklediğimizi de ifade ettik. Lakin düşünceleri tam aksettirebildiğimiz, tatmin edecek cevaplar alabildiğimiz söylenemez. Bu sebeple bu yazı çerçevesinde konuyu paylaşalım istedik. Düşünülsün, taşınılsın, tartışılsın… Kamuoyu her ne ise de en azından ilgililere, taraflara ve mesajın ulaştırılabileceği ve bu söylemi mal bulmuş mağribi gibi, fetva gibi algılayan kafası karışık (aslında duru olduğu zannıyla, vehmiyle karmakarışık, belki yanlış üzere fit olmuş) cumhurun dikkatine sunalım.

Bir kere yazının direkt muhatabı belli değil. Bir taşla birkaç kuş, hatta sudaki balık da hedef tahtasına oturtulmuş. Bilerek veya bilmeyerek… Neoselef bir hedefe yönelik ve ehlisünnet omurgayı (ne kadar bölücü ve fırkalaştırıcı olduğu izah gerektirmeyen, tam da bu günlerde, bu coğrafyalar üzerinde oynanan, tekrarlanan senaryoların ekmeğine yağ sürecek bir ifade) savunma adına yapıldığı/yazıldığı söylense de bu söylem yaydan boşalmış hedefsiz ok, serseri bir mayın, pimi çekilmiş bir el bombası gibi tahripkâr, tehditkâr, mahkûm edici ve mahrumiyet izhar eden bir söylem… İnanın neresinden ele alınıp neresinden tutulacağı belli değil! Kavram karmaşası ve kafa karışıklığı apaçık, aşikâr!

Hadis/sünnet ayırımının farkında bile olunmadığı elçi ile vahiy arasındaki irtibatın doğru kurulamadığı besbelli. Kuranın sünnetle olan irtibat ve yön ilişkisinin ayırdında olunmadığı kesin. Kaynak Kur’an, sünnet onun yöntemi, ete kemiğe büründürülmesi, yaşanır, görünür hale getirilmiş uygulamasıdır. Peygamberi savunma adına Kuranı ötelemek, mehcur bırakmak, ikincilleştirmek olacak iş değil; yazı ve yazarın iddiasındaki gibi Kur’an söylemi ile Hz. Peygamberi yok saymak, görmezden gelmek de keza mümkün değil!

Ana omurgadan Ebu Hanife ve ekolü ve ona hadis çevrelerinin getirdiği iftiraya varan, imhaya yönelik ithamlarını hatırlatmanın tam yeridir, o zaman. Zira hadis savunucularına(!) Buhari ve Müslim’in yüzlerce, milyonlarca hadis arasından niçin eleme yaptıklarını, birçoğunu almazken bunu ne adına, hangi hakla yaptıklarını sormamız gerekmez mi? Kaldı ki mevzu olmasa dahi hadislerdeki beşer unsurunu, zaman unsurunu, hadis tedvini hususunu ve bizzat Hz. Peygamber (a.s) tarafından yazımının yasaklanmasını, farklı sebeplerle hadis uydurma hakikatini niçin göz ardı edip işi tamamen tek boyutlu hale indirgiyoruz?

“Kişinin durduğu yer, bakış açısı görüleni etkiler” diye haklı bir söylemi olan Kaplan’ın bunu öncelikle kendisinin ve sıklıkla referans gösterdiği İbni Arabiler ve Celalettin-i Rumiler için yapması gerekmez mi? Keza “Osmanlı” söylemi… Doğruları, yanlışlarını görmemizi engellememeli. Çokça referans verilen Fatih döneminin “siyaseten katl” olgusuna, hayatın ve düzenin tesisinde Kur’anın eksene alınmamasına bakıldığında fazla söze hacet olmadığı anlaşılabilir. Yine çağın kavramları ile düşünmediler mi seleflerimiz? Bu külliyat nasıl oluştu? İçtihat kapısını kimler, niçin, hangi hakla kapattılar, hiç düşünmeyecek miyiz? Günümüzün soru ve sorunlarına ve sonraki çağların olası ihtiyaçlarına o günlerden, eski zamanlardan paket cevaplar bulunabileceğini hangi aklı evvel iddia ve ispat edebilir.

Sünnet denilince bugün elde avuçta kalan, akla gelen “sakal, cübbe ve sarık”, tesbihat ve nafilelerden başka bir şey midir biri kalkıp ispat etsin. Oysaki sitemizde çıkan 05.02.2014 tarihli ‘Yeni Bir Sünnetsizlik Tanımı’ yazımızda farklı bir “sünnet/sizlik” olgusunu dikkatlere sunmuştuk. İlgililerin ilgisine tekraren hatırlatmış olalım. Sünnet denilince ve bu ifadeden genel olarak hadis anlayanlara bakılınca yeknesak, homejen bir öbek göremiyoruz. Öyle uç noktalardaki bu farklılaşmalar; telifi kabil değil! Şimdi bırakın dışarıyı, dışımızdakilerin peygamber algısını, içeriye bakalım; kaç türlü peygamber algısı var? Hele tasavvuf ve tarikatların peygamber algılarının iler tutar bir yanı var mı? Hz. İsa’ya ve Musa’ya yapılanlardan farklı mı? Gerçi onların gavsından, kutbundan, müceddidinden, evliyasından, şeyhinden, hocasından, abisinden peygambere hiç sıra gelmiyor ya, neyse! Mustafa İslamoğlu’nun değil kitabının içi, adı bile mesele hakkında bize çok şey söylüyor: Üç Muhammed! Uçuranı kaçıranı, peygamber yarıştıranı ne ararsanız, ne renkte, hangi kıvamda isterseniz sürüsüne bereket! Yüceltme, övme adına İsa’ya yapılanların izdüşümleri Hz. Muhammed’e yapılmış, hem de o kutlu nebinin/elçinin kendi dilenden o yöndeki uyarılarına rağmen!

“Çağı kuracak çağrı” deniyor. Çağrıdan, mesajdan, Kur’andan bir kelam edilmiyor. Aksine “anlaşılamayacağı” zannı, önyargısı, dogması ağlarını örmüş durumda. Algılar hakikatin önüne geçmiş. Akıllar yok gibi davranılır olmuş, emanete verilmiş. “Yed-i emin”ler emin olsa ne âlâ! Zihinler dumura uğramış, durmuş!

Yüzlerce ayetinde “düşünmez misiniz, akletmez misiniz, ne kadar az düşünüyorsunuz, yok mu öğüt alacak, yok mu ibret alacak..” diyen akletmeyene, aklı olmayana teklifte dahi bulunmayan, onları hayvanlarla eşdeğer tutan, “aklını kullanmayanların üzerine pislik yağacağını” haber veren, anlaşılması için kolaylaştırıldığını, açıklandığını, içinde çelişki barındırmadığını söyleyen bir kitap, bırakınız inanmayanları inandığını söyleyenler arasında dahi, bakınız ne halde! Sadece nesne, şey, eşya mesabesinde… Elimizin altında ama mesafesiz bir uzaklıkta! Kutsaldan uzaklaşılması endişesi, sünnetin, dolayısıyla elçinin sakınılması, sahiplenilmesi adına Kur’anın düşürüldüğü duruma bakın. Ya rafta ya da kılıf içinde duvarda! Ya anlaşılmadık dil ile okunuyor ya da sadece ölülere. Diriltmek için gönderilmiş kitap ya deriler içerisinde ellenmemek üzere saklı ya da yine deriler içerisinde muska aracı. Onu kim anlayacak haddine mi? Birileri anlayacak, anladığını anlatacak, kitabına uyduracak; buna sünneti ve elçiyi alet edecek, biz de ona uyacağız, öyle mi? Sünnet-hadis diyenlerin dini ne hale getirdiklerine de bir bakalım o zaman! Kuran ile sünneti ayırıp sünneti de şekle şemaile indirgemek tam bir şark kurnazlığı değil midir? Hakiki siret ve sünnet ancak ve yalnız Kuranda mündemiçtir. Mütevatir olarak aramızda uygulana gelen Kur’ani iklime uygun ibadetlerimizde, kulluğumuzda sürmektedir.

Elçi, resul de Kur’ana muhataptı. Onu anlayıp anlatmak, onunla uyarıp müjdelemek, onunla ceht etmek, onu eksiksiz ve eklemesiz iletmekle mükellefti. Bunu da mükemmelen yaptı. O bize örnek olacak, biz de o örnekliği liyakatimize göre sair insanlara aksettireceğiz. O Kur’an dan hesaba çekileceğini biliyordu. Biz de ondan hesaba çekileceğiz. Bu kitap kendinden geçirmeye değil, kendine getirmeye gelmiştir. Hz. Peygamber de kişileri kendi dinlerinden, ağlarından, algılarından kurtularak kendilerine gelmeye, Kurana dönmeye, ona sarılmaya, ona sığınmaya çağırdı sadece. Kendine de çağırmadı. ‘Bana uyun’ derken, Allah’a dolayısıyla Kitap’a uyun diyordu.

Dikey irtibatı ancak Kuran sağlar. Yatayda bu irtibatı elçi tesis eder. Yer ve çağrı olarak pergelin sabit ayağı Medine medeniyetini kuran Kur’ana odaklanmalıdır. Ümmileşmek Kur’anın yanına eklenen ve ondan eksiltilenlerin farkına varmakla olur ancak. Hz. Peygamberin derdi de davası da buydu. Korunmuş bir kaynak olarak, tek hakikat pınarı olarak, beşer üstü, kulun hilkatine uygun yegâne manifesto olarak Kuran elimizde çok şükür. Onunla irtibatı doğru kurduğumuzda ‘ben, sen, o’ yeniden “Biz” olacağız. Hadislerle Kur’anı kıyas edenler bırakın onu, hadise Kur’anı nesh ettirenler(!), peygamberi şekle indirgeyenler hangi sünnetten bahsediyorlar, bir daha düşünsünler. Zaten düşünseler bu durumlara düşülmezdi.

Sayın Kaplan işe hadislerle başlanacağını, sıranın Kurana geleceğini söylüyor! Ama önermeyi tersten kurup doğru sonuca vardığını zannediyor. Zaten hesap Kuran üzerine: Kuranı aramızdan çekip almak… Bunun için de Hz. Peygamberi ve hadislerini işe koştuklarını bilmeyen kalmadı da mesele sahihini mevzusundan ayırmak. Kur’anı hakem ve ölçü kılmak. Yoksa kimsenin Hz. Peygamberi feda etmek, görmezden gelmek, sünnetini es geçmek gibi bir lüksü de yok, haddi de olamaz. Sapla saman karıştırılmasın yeter. Üstelik peygamberden rol çalıp peygamberliğe soyunanları, peygamberi “postacı” olmaktan kurtaracağız diyerek “robota” dönüştürenleri, bağlamından koparıp ontolojik olarak yanlış yere oturtmaya çalışanları da görmemiz gerekiyor. Bugün üretilen bir yığın “gelen-ek”le karşı karşıyayız. Evet, hepimiz bir gelenek üzereyiz, lakin bu “ne olsa geçer” anlamına gelmemelidir. Peygamber savunusu adına, onun önüne geçildiğini kimse fark etmiyor. Çamur atmak en kolay işleri! Bir yaftaladı mı tamam. Bir kere “sünnetsiz” dendi mi birçok kapı kapanır. Bir taşla nice kuşlar vurulur. Şeytan dahi “kıs kıs” güler. Birilerine “kıs kıs” demeleri de işin cabası. Ezcümle,“dine karşı din” olgusundan bahsediyoruz. Ali Şeriati’nin aynı isimli kitabı ve Tolstoy’un “Bir Gencin Dramı” adlı kitabındaki “Cehennem Adası” hikâyesine acilen ve önemle bakıla!

Sayın Kaplan’ın Martin Luther’in Protestanlaşma adına yaptığını söylediği ve fakat Katoliklik ve Ortodoksluk adına yapılanları hiç anmadan, kilisenin duvarına “artık ben de incili anlayabileceğim” yazısının yazılmış olmasını, bizleri Kur’andan ve anlamından sakındırırcasına “cıss” kabilinden sunması akıllara ziyan bir durum. ‘Sen kim oluyorsun, ne haddine’ diye ekliyor bir de. Ebu cehilin, ebu lehebin, bedevilerin anladığı Kur’anı -ki kendisi anlaşılsın diye indirildiğini söylüyor- biz anlamayacağız, anlayamayacağız öyle mi? Anlamadığımız kitaptan niçin sorumlu olalım o zaman? Peygamberin anladığı ve anlattığı da Kur’andı. Ashabın anladığı da Kur’an. Keza inanmayanların da anladıkları ve fakat işlerine gelmeyen, çarklarını bozan, ağlarını yırtan, ‘atalar dini’ vasfındaki uyduruk dinlerini yıkan da Kur’an…

Bunun dışında bir cümle kuran ne amaçla kurduğu kadar, kurduğu cümleden neyin anlaşıldığına da bir baksın önce. Kastından Kur’an aleyhine bir yol olmadığını zannı galip ile düşünüyoruz da sayın Kaplan’ın, istediğini istediği gibi anlayanlar bunu sünnet lehine yorumlarken, algılarken, Kur’anın aleyhine bir zan oluşturduklarının, ağ ördüklerinin farkında mıdırlar acaba? Bizim Temel pire üzerinde bir deney, araştırma yapıyormuş. Pirenin bir bacağını kopartmış ‘zıpla’ demiş, pire zıplamış, bunu notlandırmış, sonra ikinci bacak üzerinden aynı işlem ve aynı sonuç. Sonra üçüncü bacak koparılınca zıpla denen pire zıplamayınca alınan not şu: ‘Üç bacağı koparılan pire duyamaz’! Sayın Kaplan’ınki de o hesap, mesele getirilip nereye bağlanıyor. Bir çuval incir berbat ediliyor.

Kuran islamı söyleminin önü ardı elbette tartışılabilir. İçi doldurulabilir. Ama bu ifade ‘tehlike’ uyarısı da eklenerek öylece hedefsiz ve menzilsiz ortalığa salınamaz. Salınmamalıdır. Bundan önemle sakınılmalıdır. Kaş yapalım derken göz çıkarılmıştır, en hafifinden. Bunu Allah affetmez; kul da yemez, yememeli! Bu, albenili duran, olta ucundaki zehirli, tehlikeli bir yem gibi sanki! Kendisi ile yanlış kastedilen doğru söz mü; doğru kastedilen yanlış söz mü desek daha doğru olur acaba? Bu söylemin modern bir söylemle, ‘ne olsa geçer’ boyuta, indî ve nefsî çıkarsamalara yol açabileceği, kişilerdeki bazı hassasiyetleri etkileyip zedeleyebileceği, tersinden tetikleyebileceği, ‘mealcilik’ gibi bir tefrite evrilebileceği doğru oturulup doğru konuşarak tartışılabilir, düşünülür taşınılır ve aklıselim ile bir neticeye varılır. Yoksa ‘dediğim dedik, çaldığım düdük’ tavrından kimseye bir hayır yoktur ve bu İslam’ın yol ve yöntemine de uygun düşmez! Lakin bu tartışmalar hiçbir zaman Kur’anın anlaşılamayacağı tezine yol bulamaz, bulmamalı! Böyle bir varsayımdan daha büyük bir cürüm olamaz! Bunun hesabını kimse veremez! Kişiye günah olarak bu yeter de artar bile! Bu olmayan, uyduruk veliler ve şefaatlerince de temizlenemez!

Burada şunu da teslim etmemiz gerekiyor ki Kur’an, ‘Kur’an İslamı’ diyenlerin de maalesef homojen bir yapı arz ettiği söylenemez. Burada da bir araya getirilmesi imkânsız olan, çok ters yöne akan farklılaşmalardan, akımlardan söz etmek mümkün. Ama yapacak bir şey yok! İnsan isyan ve nisyan ile malul! Çeldiriciler çok ve şimdilerde daha albenili… Hele bugünlerde oldukça sureti haktan görünüp, epey sağdan yanaşık! Aklı olan duracak düşünecek, ölçecek biçecek, test edecek tartacak, sonra muhakeme edecek, aklı akla ekleyecek, danışacak, araştıracak, en nihayetinde sorumluluğunu üstlenerek bir tercihte bulunacak. Yarın suçu, sorumluluğu başkalarına atamayacağı, atsa da bu mazeretinin kabul edilmeyeceği hakikatini de müdrik olarak. Elma alırken elle yoklayıp kavunu dahi koklayıp alırken, üç beş kuruş geliri hangi sepetlerle artırıp takla attıracağını kıldan ince hesaplara tabi tutan akıl, neden iş aslî hesaba gelince, birden tutulur, etkisiz ve yetkisiz olur!

Sayın Kaplan ‘görevli misin’ diye aba altından uyararak, küçümseyerek hitap ediyor ya; evet, aklı başında her müslümanın görevidir bu. Kur’ana sığınmak, yönelmek, sımsıkı sarılmak, okuyup anlamak, uyarılarını dikkate alarak ona uygun bir hayat sürdürmek ve dahi örneklendirmek… Bir plan, misyon çerçevesinde muhatap olduğu daveti kabul edip kulluk mükellefiyeti gereği daveti yaymak…

Acaba meselenin, sistem üzerinden, son zamanlarda devletlûlarımızca ve camianın kelam sahiplerince pazarlanıp palazlandırılmaya çalışılan ‘Anadolu folk İslamı’, kültürel karışım, geleneğin en koyu yapıları ve en nihayet ‘ılımlı İslam’ söylemleriyle örtüşen, paralelleşen boyutu var mıdır, ne çaptadır, merak da etmiyor değil insan! Daha dün tersten yapılagelen toplum mühendisliğinden bîzar olup şikâyet ederken, muzdaripken, şimdilerde tersten ve fakat hakikaten tersten, önceki ile aynı sonuca çıkacak kadar örtüşen yeşillisinden yapılan bu mühendisliğe karşı pür dikkat kesilmiyoruz? ‘Buna alet oluyor muyuz’ diye bir kaygı taşımıyoruz?

Sayın Kaplan’ın niyeti kendinde saklı. Biz hüsnü niyetle, zannı galibimizle bir uyarı ve tashih kabilinden bir rezerv koyuyor, şerh düşüyor, ‘bizi’ sakındırmayı amaçlıyoruz. Artık dileyen kendince bir yol tutsun, ama bu tuttuğu yolun nasıl bir yer olduğuna, nereye götürdüğüne, kendinden neler götürdüğüne, takip ettiği olun ‘doğru yoldayız zannıyla’ kendince/paye verdiklerince oluşturulmuş bir farklı ve yeni bir din olup olmadığına da bir baksın! Hem de tekraren. Acilen… Zira dünyayı mahvetmesi bir tarafa maazallah, kişinin kişiliğiyle beraber ahiretini de götürür!

‘Düşünme’ düşüncesinde olanlara kolaylık olsun diye son mesajdan birkaç hatırlatma -ki unutmayınız Allah’ın hatırı her şeyin üstünde olmalıdır, kıyas dahi kabul etmeksizin-: 39/38; 42/10; 4/174-175; 6/19, 114-115; 3/23; 7/203; 25/30, 52; 43/36, 44; 20/123-124; 17/9, 41; 45/6; 10/15, 57; 41/44; 14/1; 57/9; 29/50-51; 16/64 vd… Aslında siz/biz üşenmeyip de şöyle tamamına bir bakalım ki tombalacılık ve görüşlerimizi onaylatıyormuşuz gibi olmasın! Bütüncül bir bakışımız ve duruşumuz/durduğumuz, baktığımız yer olsun! Ne demişti sayın Kaplan ‘kişinin durduğu ve baktığı yer, gördüğünü etkiler, belirler!’, çok doğru değil mi? Hesap günü ‘oku kitabını’ denilmek üzere toplandığımızda ‘Kitabını hiç okudun mu?’ sualiyle karşılaşacağımız hakikatine binaen kitabımızı bir okuyalım, n’olur!

Çağdaş hurafelerden arınalım eyvallah da önceki (şimdiye göre, o zamanda o zaman için çağdaş) hurafeler ne olacak; hurafe, hurafedir, seninki kötü, benimki iyi denebilir mi?! Onlar da üretildiklerinde çağdaş değiller miydi? Eskimeyen, eskimeyecek olan, çağlar üstü olan, çağına rengini verecek olan, bir şeyin her açıdan tek ve yetkin ölçütü yalnız ve ancak Kur’andır. Onun anlam dünyasına uygun ve Rıza-i Bari’nin maksuduna muvafıksa, ona dair resulullahın sünneti ve oradan tevarüs edilen mutevatir uygulamalar da ameli salihattır, ahlaktır, baş göz üstü edilecek olan. Gerisi, ona rağmen olacaksa ancak ‘dır dır’dır! Adğasu ahlam ve/ya lehvel hadistir. Topyekûn bir oyun oynaştır.

Her çağın yeni kavramları, öncekini algılama ve sınırlandırma, değiştirme, yeniden yorumlama tavrı vardır. Değişmeyecek olan ana ilkelerdir. Ruhtur. Durduğumuz yerdir. Hayata bakışımızdır. Niçin yaratıldığımız gerçeğidir. Nereden gelip nereye gittiğimizin bilincidir. Yaratıcımızın hayata yüklediği anlam ve verdiği renktir. Kur’ani kavramlardır. Onun ihya ve inşasıdır. Asıl soru/n şu; ‘Kuranın kavramlarına ne oldu, Kuran nasıl evrensel bir kitaptır, sırf bir çağa hapsedilecekse bu çağa ve sonrakilere nasıl şifa ve ziya taşıyacak?’. Yorumu kutsamak ile çağın hurafeleri aynı yere oturmuyor mu? Evet, ‘zihinsel hicret’ şart ama öze dönerek, Kur’ana yönelerek.

Hıristiyanlık İsa olmadığı, o savunulmadığı için değil, İncil korun(a)madığı için bu halde. Keza Musa değil, Tevrat sahiplenilmediği için Yahudilik diye bir din var. Gerçi o aşırı kutsanıp değer atfedilen önceki dönem külliyatına bakılacak olsa, oralarda da ne ucubeler, ne müdahaleler, ne fecaatler görülebilecektir.

Sayın Kaplan’ın her mottosunda, her aforizma cümlesinde gerçekten bir pay var. Bir doğruluk izi, izlenimi var. Ama açıldığı yer, hedef ve sonuç itibariyle zücaciye dükkanına terk edilmiş fil işlevi görüyor, şu bahse konu yazıları….

Peki, “hadis-sünnet” söylemi neyin üstünü örtüyor, nelere kapı aralıyor, hangi kapıları, köprüleri yıkıyor düşünmek gerekmez mi? Şimdi biz de şöyle bir önerme kursak “hadis-sünnet eşleştirmesi ne anlama geliyor ve bu söylemin tehlikesi” diye, bu kimin işine gelir, kimlerin işine gelmez? İşine gelmeyecek olanların renk, niyet ve kimlik farklılıkları nasıl oluyor da onları bir araya getiriyor, ortak paydada birleştiriyor.

İfrata tefritle, yanlışa başka bir yanlışla cevap veremeyiz. Şu düştüğümüz hal bile muhal. “Kur’an İslamı” söyleminin birilerince kötü niyetle kullanılıyor, kuruluyor olması, suiistimal edilmesi bizi Hakkı ve hakikati teslim etmekten, ona teslim olmaktan alıkoymamalı. Maalesef bir gerçek var ki o da Müslümanım diyenlerin Kur’andan uzak bir algı dünyasına, hülyasına kapılmış olmalarıdır. Kur’anı mehcur bırakmalarıdır. Ondan başka veli, dost ve kılavuz edinir olma gafletleridir. Ne derseniz deyiniz, kim lafı nereye çekerse çeksin, önermeyi ne amaçla kullanırsa kullansın vakıa şu; bizler çağın gerisindeyiz, zira çağrının, Kur’anın farkında değiliz; çok ama çok uzağındayız!

Bir Müslüman ‘Kur’an İslamı’ demeyecek de ne diyecek? Bir Müslüman Kur’anın, dolayısı ile Allah’ın isimlendirmesiyle “Müslüman” ismiyle yetinmeyecek de ya ne yapacak? İşte yapılanlar, sonuç ortada! Kur’anla sünneti ayırmak, sünneti/hadisi Kuran mesabesinde ve onu belirleyen, farklı/eşdeğer bir kaynak olarak konumlandırmak hangi şaşı bakışın, körlüğün, akılsızlığın ve gafletin işidir?

Hayatı Kur’anı anlamak, anlatmak ve yaşamak cehdi ile geçmiş bir elçinin içine düşürüldüğü duruma bakınız. Hiçbir şey ve söylem Hz. Peygamberi mü’min bir kalpte işlevsiz kılamaz. Söyleyin ‘Kur’an İslamı’ diyenler Hz. Peygamber’in hangi sünnetinden imtina etmektedirler? Namazı, orucu, haccı, zekâtı onun uygulamasından farklı mı algılamaktadırlar? Şaz ve gulat olarak sırf bir mealcilikle “namaz niyazdır” diyenler olmuştur, olacaktır, ama bu “elektrik öldürücüdür” genellemesi gibi bir şeydir. Evet, elektrik birilerini çarpar, yanlış yapılınca, fakat bu hiç birimizi elektrikle iş görmekten uzak tutmaz. Kaldı ki sözüm ona sünnet söylemiyle, gerçek sünnetsizliğe birçok örnek, çok kolay bir şekilde içimizde, yakınlarımızda pekâlâ bulunabilir. Raşit halifeler döneminin sonlarından itibaren başlayan bozulma ve geri gidiş Resulullah’ın sünnetinin canlılığını yitirmesinden, hadislerin yitirilmesinden değil, Kur’an ile olan canlı ilişkinin, doğru irtibatın kesilmesindendir. Bu günlerde de aynı kopukluk merkezden uzaklaşarak devam etmektedir. Hal ve gidişat hiç de hayra alamet değil! Hal-i zül melalimiz ortada! Müslümanım diyenlerin yaşadıkları coğrafyalar da keza! ‘Kaç Müslümanlardan sığın Müslümanlığa’ ifadesi ne kadar inciticidir, olanca gerçekliğine rağmen! Keza mühtedi kardeşlerimizin, batıldan dönen batılı(!) Müslümanlardan Yusuf İslam’ın şu minvalde dediği gibi ‘İyi ki Müslümanlara değil; Kur’ana bakarak Müslüman olmuşum… Yoksa Müslümanım diyenlere bakarak bu iş zordu!’… Bu başka bir sorunumuz olarak ortada duruyor! Bu teşhisin neticesine göre duçar olduğumuz müzmin maluliyetin tedavisi de merdiven altı zanni yöntemlerle, koca karı efsunları ile değil, Kur’anla olur ancak!

Bakınız, sünnet ve hadis algısı “dindarlık” hatta “takva”, dini sahiplenme adına yapılmaktadır, ama maalesef yeni bir din ihdası, dine zam veya dinden ıskonto olduğu pek fark edil(e)meden. Tezgâhın başındakiler işi biliyor, işin farkındalar da avam, ahali, işin, işletildiğinin farkında değil! Uyutuluyor, uyuşturuluyor! Oyalanıyor, kandırılıyor! Uyarıları ve uyarıcıları da işidmiyor. Üstelik kendi çaba ve gayreti ile ve dahi bedeli ödenerek. Ama bu onları kurtarır mı bilemem. Bilirim bilmesine de kişi kendi fark etmeyince, kendini, kendi dinini tanımayınca bir etki etmiyor söylediklerimiz.

Tüm nezaketine rağmen biz “Kur’an İslamı” demeye devam edeceğiz. Zira bize din olarak İslam’ın seçildiğini Kur’an haber veriyor. Biz bunun dışındaki yolların, dinlerin asla kabul edilmeyeceğini de yine Kur’andan öğreniyoruz. Kişilerin çapı ne olursa olsun indî ve nefsî olarak onun sağına ve soluna yapıştırdıkları, altından üstünden yonttukları Hz. Muhammedi de payanda, araç kıldıkları, rengârenk uyduruk dinlerinden beriyiz. ‘Dine karşı din’ formu bu dinin ve tüm elçilerin insanlık tarihi boyunca verdikleri mücadelenin ana ekseni olmuştur. Hz. Muhammed ve keza son mesaj Kur’an da dinsizlikle değil “atalar dini” olarak tesmiye edilen, belli isimler ve sıfatlar üzerinden oluşturulan perestiş ve kült ile, kültürle karşı karşıya kalmış Tevhid mücadelesini bu minval üzere sürdürmüştür.

Evet, “görevliyiz”. Zira her inanan dininin görevlisi, dininin adamı, misyonunun eri olmak zorundadır. Hesabımızı ona buna göre değil; aklımıza, irademize, tercihlerimize göre vereceğiz.

Evet, “ajanız”. Gizli bir ajandamız yok ama apaçık, çelişkisiz ve anlaşılır dinimizin davetçiliğini yapmaya gayret ediyoruz. Zira bundan da sorulacağız.

Hayır, çapsız falan değiliz. Zira bizim çapımızı ölçmeye elinde doğru ölçüt, miyar, kıstas, norm olmayanların çapı yetmez! Kur’an hakem olur, o yegane ölçü ve ölçüt kabul edilirse (Hz. Peygamberi ondan ayırma gafletine düşmeden) eleştiriye de açığız. Varsa hatalarımızı tashihe, fikriyatımızı gözden geçirmeye, ispatı çerçevesinde ikna olmaya da hazır ve nazırız.

Hayır, densiz de değiliz dinsiz de. Aklımız da başımızda çok şükür. Beynimizle yüreğimizi de işletiyor, işletilmemeye, aklımızı yokmuşçasına emanete, birilerinin kullanımına terk etmiyoruz. Aşk ile, aşk için değil, aşkın olana tabi olmak, O’nu razı etmek ve O’nun dini en yüce olsun için uğraşıyoruz.

Hâsılı, yine Kuranın haber verdiği üzere elleri ile yazıp uydurduklarını “Bu Allah’tandır!” diyerek satanlar, ateşi satın almaktadırlar. Ya satın alanlar! Bunun yanında “bu peygamberdendir, onun hadisi, sünnetidir” diyerek Kur’andan referans almayacak, Kur’anı gölgeleyecek, ikincil duruma indirgeyecek, kişinin dünya ve ahiret hayatını riske edecek, müflis tüccar durumuna düşürecek duygu, algı ve tavırlardan da, söylemlerden de evveliyetle ve evlâiyetle sakınmak gerekmektedir.

“Tevrat İslamı”ndan yahudiliğe, “İncil İslamı”ndan hıristiyanlığa geçiş elçiler aracılığıyla gönderilen vahyin mehcur bırakılması, terk edilmesi, peygamberlerin bağlamından koparılması, övgü adına ötelenmesi ve mesajlarının üzerinin örtülmesi, pavluslar, haham ve rahipler eliyle farklı ve yeni bir din inşa edilerek olmuştur. Kiliseler, havralar kendilerini elçilerin ve vahiylerin yerine koymuş, önüne geçirmişlerdir. Bugün de aynı olguyla karşı karşıyayız, kim ne derse desin! Bardak yarısını da çoktan geçmiş şekilde hurafe ve bid’atlerle dolu, su bulanıklaştırılmış, karışık ve katışık hale getirilmiş! Oldukça derişik! İçinde ne ararsan var; çok net söylüyoruz içinde Hz. Peygamberin aldığı mesaj çerçevesinde örneklendirip bıraktığı sahih İslam yok! Sos ve renginden birazcık doz dışında! Zaten o da olmasa kim yutar bu tezgahı! Batıniliğinden ezoteriğine, cifr ebcedinden ahkâmını da içine alan modernist aşırı uçlara kadar en grisinden en koyusuna kadar eklenmiş de eklenmiş, çıkarılmış da çıkarılmış! Ne kokusu, ne rengi, ne de tadı saf! Onu saflaştıralım diyenler mi saf, yoksa kutsayıp elletmeyerek dokunulmaz addedenler, aksine bu hal üzere geliştirilmiş kendince ritüellere mesnet kılanlar mı?

Şimdi bu noktada bir usul ve üslup sorunu ortaya çıkıyor kendiliğinden. Kırmadan dökmeden (Bazen istemeden de olsa kap da kırılabilir, kalp de; su da dökülebilir; yeter ki Allah’ın hatırı gözetilsin! Samimi olunsun!) su nasıl seyreltilecek, berrak hale nasıl dönüştürülecek bunun yol ve yöntemini araştırıp bulmalıyız. Bu uğurda peygamberimizin hayatından ve peygamberler tarihinden alacağımız çok büyük dersler, örneklikler vardır; arayacak, derdini taşıyacak olana, Kur’anı rehber ve hakem bilip tanıyana, onu asıl norm kabul edene. Amma ve lakin orada da bu işlemi yaparken bir sarraf hassasiyeti ile ölçüp tartmamız gerekiyor. Bunun üzerine kafa yoracağımıza, daha baştan kapıları kapatıp bunu tehlike olarak sunarsak ‘ört ki ölem’, ‘eyvah ki eyvah’, ölmüşüz da ağlayanımız yok demektir! Düştüğümüz yerden kalkmak en makul olanı değil midir? O da Kur’anla olan doğru irtibatın kesilmiş olmasıdır. Bunun nasıllığı ve niceliği (nicelliği değil!) üzerine düşünerek, aklımızı başımıza alarak işe başlayalım, ne dersiniz?

 

Yusuf Kaplan’ın ilgili yazıları:

Kur’an İslamı tehlikesi

http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/yusufkaplan/kur%C3%A2n-isl%C3%A2mi-tehlikesi-56858

Geliyorum diyen felâket “Kur’ân İslâmı” söylemi

http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/yusufkaplan/geliyorum-diyen-fel%C3%A2ket-kur%C3%A2n-isl%C3%A2mi-soylemi-57877

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal

1 Yorum

  • Abdullah koşdas
    2 Şubat 2018, 20:11

    Hayır, çapsız falan değiliz. Zira bizim çapımızı ölçmeye elinde doğru ölçüt, miyar, kıstas, norm olmayanların çapı yetmez! Kur’an hakem olur, o yegane ölçü ve ölçüt kabul edilirse (Hz. Peygamberi ondan ayırma gafletine düşmeden) eleştiriye de açığız. Varsa hatalarımızı tashihe, fikriyatımızı gözden geçirmeye, ispatı çerçevesinde ikna olmaya da hazır ve nazırız.
    Bu sözleriniz üzerine; düsuncelerinize

    Yanıtla