Üçüncü Yol

Üçüncü Yol

Yolun başında, başka bir yol size yakın görünüyorsa, o zaman ‘keyfe keder’ bin kere bin, kişi başına dahi sınırsız tali yol önünüzdedir. Seç, işine geleni; terk et, zor geleni!

‘Üçüncü yol’ nitelememizi genel manada bize dayatılan herhangi iki tercihten birini seçmek, ona mahkûm olmak zorunda olmadığımızı tespit amacıyla seçtik! Her zaman bir başka yol, başka bir çıkış vardır! Bakmasını, görmesini bilene! ‘Ölümle korkutulup sıtmaya razı kılınmak’ gibi bir durum, bizlerin yolu, yöntemi olamaz!

Aslında bu üçüncü yol tabiri de sırf tanımlama, betimleme içindir. Yoksa istikamet, her zaman, asıl yol olarak bellidir, malumdur; ilk ve birinci yol olmanın ötesinde, ‘tek yol’ olarak tercih ötesi bir durumdur muhataplarınca!

Siz bu asıl yola muhatapsanız, o zaman tercih hakkınız da yok demektir! Bu yolun yolcusu olmak zorundasınızdır! Yolun, yolculuğun gereklerine uymak durumundasınızdır! ‘Dır dır’ edecek, mızmızlanacak, yüksünecekseniz, tercihinizi bir daha gözden geçiriniz!

Yolun başında, başka bir yol size yakın görünüyorsa, o zaman ‘keyfe keder’ bin kere bin, kişi başına dahi sınırsız tali yol önünüzdedir. Seç, işine geleni; terk et, zor geleni! Al; keyfine, çıkarına uyanı! Çıkarına olup olmadığı da zannınca olsun tabi! Neye tabi isen ona göre yani! Yap, boz! Helvadan put!

Elbette her iki durumda da gel gitler, karşılıklı geçişler olasıdır! Yani hak yolda, sıratı müstakim üzre iken, çeldiricilerin iğvasıyla (içten dıştan) irtica/geri dönüş, dalalet, cahiliyeye sapma; batıl yol(lar)da iken hidayete ererek hakka ve hakikate yönelme imtihanın gereği, insana yüklenen ‘irade’ olgusunun sonucu olarak mümkündür!

Kişi ne dilerse Rabbimiz onun sonuçlarını yaratıyor, yollarını kolaylaştırıyor! Hayr ve hidayet konusunda pozitif ayrımcılıkla!

İslam, asıl olan olarak; hakikatin yegâne kaynağı olan Allah’tan gelmesi, yaratılmış olan kulun ihtiyaçlarını, özelliklerini, sınırlarını da en iyi yaratıcının bilebileceği ve ona lazım olan bilgi ve hususları da O’nun bildirmesi gerektiği hakikatince ilk veri, aslî bilgi, yetkin manifesto, doğru yol haritası, şaşmaz hidayet pınarı, tek aydınlık kaynağı, beşerin düşünce ve davranış illetleri/maluliyetleri için yan etkisiz şifa, şüphe barındırmayan rehber, tartışmasız ilkeler manzumesidir… Sürekli tekrarladığımız gibi o muhalif olmaz! Çok olsa, o da bir hadsizlik örneği olarak ona muhalefet edilebilir! Bu tercih hakkı ve irade beşere tanınmıştır; ama bu tercihinin kabul edilmeyeceği gerçeği de bildirilerek… Ve tercihinin sonunda kendini nelerin beklediği de eklenerek!

İslam hep ilk yoldur! Daima tek yoldur! Bu söylediklerimiz elbette bir teslimiyet ön koşulu altında söylenmektedir! Yoksa yeryüzündekilerin çoğuna baktığımızda, ‘beşer’ formunda kalanlar kısmına projeksiyon yaptığımızda bu söylediklerimizin tam tersi bir manzara ile karşılaşırız! Ama şaşırmaya gerek yok! Kur’an incelendiğinde bunun izahı orada vardır. Şeytan ile başlayan sapma ve saptırma devam etmektedir. Devam da edecektir, kıyamete değin… Zaten mücadele iman inkâr, helal haram, hak batıl, ıslah ifsad, hakikat hevaü heves/zan arasında sürmektedir. Ya Hakk’a/Allah’a kulsunuz, ya tağuta!

Bu manada bir üçüncü yol yoktur, olamaz! Siyah ve beyaz… İslam ve küfür… Ya o saftasınız ya bu safta… Bu sil/süpür at, sil/süpür al, toptancılığı anlamında değildir! Söze kulak vermek, hakikati/hikmeti aramak, tahlil, analiz, mukayese ve muhakeme yapmak her zaman olumlu ameliyelerdir. Daima başvurulmalıdır. Ama şurası da bir gerçektir ki bu din, bir bakıma toptan imanı, hepsine/tümüne teslim olmayı, pazarlığa açık olmamayı gerektirmektedir. Mesele iman, teslimiyet olduğunda, yüzde doksan dokuzu dahi, eksik değil, reddedilmiş kabul eder! O yüzde birlik kısım neticede bir’liği/bütünlüğü bozmaktadır. Meselenin fıkhî bir kusur, noksanlık, insani unutma ve yanılmalardan farklı bir anlamı olduğu izahtan varestedir. Ara formlar da mutlaka asla uygunlukları, içerikleri, renkleri gereği bir üst kategori içine girecektir! Her rengin tonu kendi alt kümesini oluşturur. Ne kadar diğer forma yaklaşırsa yaklaşsın kendi kategorisinde değerlendirilmelidir. Çeldiricinin en tehlikelisi, doğruya en yakın olandır. Onun doğruya yakın olması doğrular içinde değerlendirilme hakkı doğurmamaktadır. Yanlıştır, yanlış kalacaktır! Pirincin içindeki beyaz taş gibi! Şeytanın sağdan yaklaşıp Allah adına/diyerek kandırmasıdır bu! Ama sonuç kandırıldığınız gerçeğini değiştirmemektedir!

Bu, metod tartışmalarından, yöntem arayışından da farklı bir olgudur. O kendi içinde tartışılması gereken ayrı bir husustur. Belki Mekke’deki ön kabulle ilgili, ilk teveccühle ilgili bir durumdur. ‘İman edenler iman ediniz’ uyarısı ile alakalı bir meseledir. ‘Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz..’ ikazı benzeri bir olgudur.

Bu din ikmal edilmiş, olması gerektiği gibi ve olması gerektiği kadar, eklemeye ve eksiltmeye cevaz vermeyecek bir şekilde, pazarlığa kapalı olarak, nakısasızca tamamlanmıştır. Tastamam önümüzdedir. Ana kriter, temel ölçü, asli norm, mihenk taşı benzeri elimizdedir. Mesele onu anlayıp idrak ederek, hayatımıza aksettirme, yaşama meselesidir.

Bu kabul bize feraset, basiret ve hikmetle eyleme melekeleri kazandıracaktır.  Bu melekeler bize ‘yorum’ kabiliyeti taşıyacaktır. Buradan eşyayı, kâinatı, insanı okuma, yeryüzünün imar ve inşası, ilişkilerin düzenlenmesi vb. hususlarda yetkin bir imkânımız olacaktır. Yoksa geriye, ona teslim olmamaktan, mantığını/kabulünü oradan almamaktan kaynaklanarak zan, heva ve heves kalacaktır. İnsanın ‘kendince’, ‘kitabına uydurarak’ palyatif, faydacı, çıkarcı, müdahaneci, eklektik çıkarsamaları kalacaktır sadece!

Konumuzu iki örnekle sürdürelim:

Birincisi Batının geçirdiği genelde ‘Aydınlanma’ olarak sunulan dönemin tahlili yapıldığında insanlığın bir cendereden diğerine sevki görülecektir. Kilise ve dini retoriğin/dogmaların tasallutundan, kişinin egosuna, nefsine köle kılındığı bir sözde açılım! Ama maalesef tuzağa düşülmüş, işin garibi bizim camialarda da süreç genellikle olumlanmış ve fakat ikincisinin birincisine rahmet okutacak, onu aratacak daha koyu bir zulmün, başkalaşmanın, ‘beşer’ derekesine reddedilişin adımı olduğu anlaşılamamıştır! Hâlâ da anlaşılabildiği söylenemez! Bir tuzaktan başka tuzağa taşınmak, uyduruk ve sahte kavramların peşine takılmak ne zamandır kurtuluş ve aydınlama oluyor! Batı nitekim batıllıktan kurtulamamıştır! Maalesef bizler de süreci doğru okuyamamış, üçüncü yolu (aslen aslî ve birinci yolu) görüp/bilip işletememiş; açıkça ‘işletilmişiz’dir!

Diğeri de şimdilerde yaşadığımız geleneksel olan bir cemaat(!) yapılanması ile daha modern olan başka bir yapı (parti ile iktidar arayışı) arasında yaşananlar neticesinde başka çare yokmuş gibi iki taraftan birine râm olmak, yamanmak, o paralelde söylemler geliştirip bakmamız görmemiz istendiği şekliyle tutumlar geliştirmek durumudur! Çaresizliğidir! Aklımıza başka bir çıkış olabileceği, bunlara mahkûm olmak zorunda olmadığımız gerçeği bir türlü gelmiyor, getirilmiyor! Ya ölüm, ya sıtma! Ya bizdensiniz ya da ‘ötekisiniz’! Ötekinin de ötesinde, ötekisisiniz! Bir türlü ‘acaba’ diyemiyoruz! ‘Bu zehirlerden(!) birini içmeye niye mahkûm ve razı olalım ki’ diyemiyoruz! İkisinden birini tercihle ilgili elimize garanti, berat veren mi var?! Allah’ın ipinden başka yapışılacak sağlam ip mi vardır! Başka yol arayan yolsuz kalacaktır!

Bakınız en hafifinden bir bankayı savunur hale gelmek, daha dün alevi vatandaşlar üzerinden dillendirdiğimiz ‘sistemim rağmına rağmen ona payanda olmak’ eleştirisini boşa çıkaracak şekilde kendimizin de aynı duruma düşmüş olmamız, tercihlerimizi bir daha gözden geçirmemizi gerektirecek nitelikte ders konusu değil midir?! Başka söze ne hacet!

Keza sair zamanlarda ısıtılıp tekraren önümüze sürülen sağ sol, alevi/şii sünni, kürt türk, iç dış, muhafazakar liberal, gelenekçi radikal, gelenekçi modernist, mezhepçi mezhepsiz, dindar İslamcı vb. ikilemeleri/ikirciklikleri de aynı anlamda düşünebiliriz. Ki bu tuzaklara kaçıncı kez düştüğümüzü dahi unuttuk!

Ne zaman ki İslam’ın tek ve asıl yol olduğunu, alternatifsiz bir hidayet kaynağı olduğunu kavrar, idrak ederiz; tüm hal çarelerinin, arayışların da İslam’dan izin, cevaz alması gereğine göre hareket ederiz, işte o zaman ümitvâr olmak için, ilerisi için ilk ve doğru adımı atmış oluruz! Belki o zaman ‘adam’ oluruz!

Hep bir sonrası, hep başka bahara erteleme… Çok partili hayattan beri kaçıncı deneme/denenme… Bir tanım vererek bitireyim: Deli, hep aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar bekleyene verilen bir addır/sıfattır!

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal