Ümmet

Ümmet

“Ümmet” Kur’an’ın toplumsal yapımızı tanımlamada kullandığı kavramlardan biridir. Kur’an mesajının özüne vakıf olanlar bilirler ki ona göre toplumsal yapıyı tanımlamada asla bir boşluk söz konusu değildir. Yani toplumlar akidelerine göre, salih amellerine göre, kısacası tevhide olan nispetlerine göre tasnife tabi tutulurlar. Kur’an tarafından. Ümmet sözcüğü Arapça’da “emme ye ümmü” (imam olmak, “ana” “el ümm” de

“Ümmet” Kur’an’ın toplumsal yapımızı tanımlamada kullandığı kavramlardan biridir. Kur’an mesajının özüne vakıf olanlar bilirler ki ona göre toplumsal yapıyı tanımlamada asla bir boşluk söz konusu değildir. Yani toplumlar akidelerine göre, salih amellerine göre, kısacası tevhide olan nispetlerine göre tasnife tabi tutulurlar. Kur’an tarafından.

Ümmet sözcüğü Arapça’da “emme ye ümmü” (imam olmak, “ana” “el ümm” de aynı köktendir.) fiilinin bir türevidir. Kur’an dilinde nispeten farklı anlamlarda kullanılmaktadır. Ümmet sözcüğü, örneğin yeryüzünde yürüyen hayvanların ve gökte uçan kuşların da biz insanlar gibi birer ümmet olduklarına dikkat çekmektedir. (6/38) Bu tanımlamayla söz konusu hayvanlar ve kuşların da insan topluluğu gibi belirli kurallara sahip belli bir grupsal yaşam tarzı olan yaratıklar olduğuna dikkat çekilmek istenmiş olmaktadır.

İkinci olarak ümmet sözcüğü Hud suresi 8. ayetinde ve Yusuf suresi 45. ayetinde zamanın/ süre uzunca bir süre, müddet anlamını ifade etmektedir. Şüphesiz burada “belli bir zaman dilimi” anlamında kullanılan ümmet sözcüğü, onun ıstılah anlamına çok uzak değildir. Zira sosyal bir kavram olarak, “ümmet” kendilerin ya aynı din, ya ayını zaman, yada aynı mekanın bir araya getirdiği cemaati ifade etmektedir. Türkçede zaman zaman “asır” ya da “çağ” a yüklenilen anlam (21.Asır şöyle şöyle bir çağ olacaktır… gibi) örneğinde olduğu gibi ümmetin de uzunca bir zaman dilimi ve bu zaman diliminde olaşan toplumsal zihniyet ve gelenekler için kullanılması söz konusudur.

Cinlerin de tıpkı insanlar gibi bir ümmet (topluluk) sıfatıyla anıldığını Kur’an’dan okumaktayız (7/38)

Ümmet sözcüğü Zuhruf suresinin 22 ve 23. Ayetlerinde müşriklerin klişeleşmiş bir ifadelerinde, yani üzerinde bulundukları şirk hayatını savunmak için kullandıkları “biz atalarımızı onun üzerinde bulduk”. Sözlerinde kastedilenin anlamında kullanılmıştır. Gerek Mekke müşrikleri gerekse önceki diğer kavimlerin ileri gelenleri daima “biz atalarımızı bir inanç (ümmet) üzerinde bulduk” diye gelmişlerdir (43/22-23,) işte ümmet sözcüğü bu ayetlerde atalardan devralınan inanç ve tapınma geleneği, dinsel törenler anlamındadır. Ki buda, asırlarca yaşanan bir süreçte olmuş, toplumun hemen tamamı tarafından benimsenmiş dinsel tapınmaları işaret etmektedir. Ve toplum faktörüyle yakından alakalıdır.

Kur’an’da İsrailoğullarının Allah tarafından 12 boya (ümmete) ayrıldığı  (7/160) belirtilirken hazreti Musa’nın Medyen suyuna vardığında kuyunun başında hayvanlarını sulamak için burada bulunan bir grup insandan (ümmetten) bahsedilmektedir.  Bu iki ayette de belli bir amaç uğruna şu veya bu şekilde bir birliktelik oluşturan insan gruplarının ümmet tabir edildiğini görmekteyiz.

Kur’an ümmet kelimesini doğrudan doğruya toplumlar için kullandığında bunun genelde üç şekilde gerçekleştiğini söyleyebiliriz. 1. Olarak içindeki inanan ve inanmayanıyla bütün bir toplum için ümmet tabir edilmektedir. Ki bu kullanımda ümmet sözcüğü kavim, toplum, yada “bir ülkenin halkı” . İle eş anlamlıdır.

Örneğin her ümmet için bir elçi (rasul) buluna geldiğini, geldiğini bildiren ayetlerde (10/ 47, 16/ 36, 35/ 24, 40/5) ümmet sözcüğü tarihin belli bir kesitinde belli bir ülkede yaşayan bütün bir topluma delalet etmektedir. Çünkü elçi bütün topluma gelmiştir ve yine Kur’an’ın belirttiğine göre tarihin şahit olduğu geleneksel bir kural olarak, bu toplumların (ümmetlerin)  hemen hemen hepsi peygamberlerini yalanlamışlar, hatta onları Ortadan kaldırmanın yollarını aramışlardır. (40/5, 29/18)

Her ümmetin bir eceli olduğu ve üstelik bu eceli tecil ya da tehir etmenin mümkün olmadığı ifade edilirken de. (10.49.15.5.23.43)” Ümmet” sözcüğü toplum, birlik ülkenin ahalisi anlamında kullanılmıştır. Her toplumun (ümmetin) hesap vereceğinden (45/28) her ümmetten ayetleri yalanlayanların ayrı bir bölük olarak toplanacakları günden (27/83) ve ahiretteki hesap anında her ümmetten bir şahit ( peygamber) çıkartılacağı güğümden bahsedilirken ümmet sözcüğü,bir ülkede tarihin belli bir döneminde yaşayan kavim, toplum anlamında kullanılmıştır. Hicr suresinin 4. Ayetindeki  “garye” sözcüğü 5. ayetteki “ümmet” sözcüğü ile eş anlamda kullanılmıştır. Bu da “garye”nin oradaki toplumdan kinaye olarak kullanılması anlamına gelmektedir.

Anılan toplumların içinde inanan ve inanmayan insan grupları bulunmasına rağmen, bunlar özellikle üretilmediğine göre, ümmet tabiri umumi olarak bütün toplumu kapsamaktadır.

Böyle bir anlamlandırmayı en iyi şekilde doğrulayan bir ayette ilk kez kullanılan ( ümmet ve ümmetler)  sözcüğü söylemek istediğimizi çok net bir biçimde göstermektedir.

“İşte böylece (Ey Muhammet) seni kendisinden önce nice toplumların gelip geçtiği bir (inanmayanlar) toplumu içinden elçi olarak çıkardık ki sana vahiy ettiklerimizi onlara okuyup açıklayasın çünkü (bilmezlik yüzünden) o rahmanı inkar ediyor onlar…” (13/30) (Muhammet Esed’in meali) ayetin metninde 1. Meal de ise 2. Olarak geçen ümmet kelimesi (mealde) toplum olarak çevrilmiştir. Tek bir toplumu, Mekke toplumunu ifade ederken, 2. Kez kullanılan ümmetler (toplumlar) sözcüğü ise Hazreti Muhammed döneminden önce gelip geçmiş diğer kavimleri /toplumları ifade etmektedir. Dolayısıyla ümmet tabirinin, belli bir zaman diliminde ve belli bir bölgede yaşamış yaşamakta olan toplumlar için kullanılmış olmasında herhangi bir sorun doğmamaktadır. Bu genel tabirin yanında Kur’anın, bir toplumu değerlendirirken onların salihlerine “ümmet” adını verdiği gibi salih olmayanlarına da aynı adı vermiş olması (7/168) ümmet kavramının teşmilinde din/ ideoloji ayırımı gözetmediğini kanıtlamaktadır.

Kur’an önceki kavimlerden bahsederken “ümem” sözcüğünü kullanır. (6.42.4.41.2.134.141.13.30.35.42.29.18.41.25.46.18,v.b.) bugünde ümem sözcüğü kavimler, ülkeler anlamına gelmektedir. Örneğin  “El ümemül müttehide” takribi “Birleşmiş Milletler” in karşılığı olarak kullanılmaktadır.

Bununla beraber Kur’an bu genel kullanımın dışında toplumun genel bünyesinden, dini/akidevi durumuyla temayüz eden, apayrı  bir grup/cemaat oluşturan insan topluluklarına da “ümmet” adı verilmektedir… Bunun belki de en güzel örneği İbrahim peygamberin duasında sergilenmektedir. “…Ve bizim soyumuzdan sana teslim olacak bir topluluk (ümmet) çıkar (2/ 128) İbrahim’in Allah’tan talep ettiği bu ümmet, Allah’a teslim olmuş, müşrik toplumdan apayrı bir insanlar grubudur.

Ehli kitap gibi, sayıca kalabalık bir toplumun içinde Allah’ın önünde secdeye kapanan, onun ayetlerini okuyan, dosdoğru insanların ( ümmet’i kaime) bulunduğunu sıtayişle hatırlatan ayette de (3/113) ümmet sözcüğü “nitelikli bir cemaati” ifade etmektedir.

Aynı şekilde beni İsrail’den imanlı bir gurup için (7/164) ve Nuh peygamberin beraberinde olan (mümin) kişiler için ”ümmet” tabiri kullanılmıştır.

“Ümmet” kavramının zıt anlamı “ihtilaf “ sözcüğünde mündemiçtir. İhtilaf, ayrılığı, çatışmayı, farklılaşmayı ifade ederken “ümmet” mütecanis, homojen, daha az çekişmeli bir toplumsal yapıyı anlatmaktadır. Zira Kur an, başlangıçta insanlığın “bir tek ümmet” (ümmetten vahide) olduğunu bilahare ihtilaf ettiklerini beyan etmektedir. (2/13.10/19)

Şüphesiz ilk başta “ümmet” oluş, sonra ihtilaf etmek, ilk başta insan toplumunun hiçbir probleminin olmadığı, adeta Bir “altın çağ”ın yaşandığı anlamında düşünülmemelidir. Zira böyle bir çağı ancak cennet hayatı olarak tasavvur edebiliriz. Fakat ilk başta ihtilafsız bir “ümmet” oluş öyle görünüyor ki insanlığın henüz yeni gelişmekte olduğunu, bilincinin yeni oluşmakta olduğu bir süreci anlatmaktadır. İnsanlık belli bir tekâmül sonucunda “insan” olmasının bir gereği olarak tevhit ekseninde farklılaşmış, mütecanis bir ümmet olma özelliğini kaybetmiştir.

Hatta Cenab-ı Hak, bu tekâmülün tabir caizse onun  izni ve müsaadesi altında, onun koyduğu yaratılış yasaları doğrultusunda oluştuğunu belirtmektedir: “Eğer Rabbinin dileseydi bütün insanlığı bir tek ümmet yapardı..” (11/118, 16/93,23/52,42/8,5/48) yani görüş ayrılığına müsait olmayan, istese de ayrı yolları benimseyemeyen, ihtilafı beceremeyen bir insan toplumu yaratırdı. Bu onun için pekâlâ mümkün idi. Fakat O böyle bir şey dilemiş değildir. İnsan ihtilaf etmeye müsait bir varlık demektir.

Zaten böyle olmasaydı, dünyadaki ilahi sınav mümkün olmazdı. Allah Teâlâ bütün insanları bir tek ümmet yapmayışının gerekçesini şöyle açıklıyor: “Size verdikleriyle sizi sınamak için o halde hayırlı işlerde yarışın.” (5/48)

Şüphesiz insan toplumlarının baskın özelliği her zaman şirk içinde olmak ve Allah’a isyan şeklinde olmamıştır. Allah yarattığı insanlar içinde insanları hidayete yerden ve onun ışığında adaletle davranan “ümmet”ler bulunduğunu vurgulamaktadır. (7/181) Bu sözcüklerle tanımlanan bir ümmetin, Musa’ya kavimi içinde bulunduğu da kaydedilmektedir (7/159)

İbrahim peygamberin tek başına bir ümmet olduğu açıklaması (16/120)  ise sanki onun “Ey Rabbimiz bizi sana teslim olanlardan kıl ve bizim soyumuzdan sana teslim olacak bir topluluk bir “ümmet” çıkar…” (2/128) duasının karşılığı gibidir.

İbrahim’in tek başına bir ümmet olması, üzerinden durmaya değer bir konudur. Bu niceliğin önemini hiçe indirgeyen, niteliğin önemini göklere çıkartan bir vurgudur. İbrahim açıktır ki sayısal anlamda bir “ümmet” toplum değildi. O bir toplum “ümmet” için gerekli olan ve bu toplumu toplum yapacak bütün erdemleri şahsında toplayabilmiş bunun güzel bir imtisal numunesi idi. Dolayısıyla bu Kur’ani bakış açısı marjinallik gibi küçümseyici ve kompleksli tanımlamaların hiç bir gerçeğe dayanmadığını, eğer illa da marjinallik aranacaksa bunun nicelikte değil, nitelikle aranması gerektiğini öğretir durumdadır.  Yani İbrahimcin seviyesinde bir tevhidi bilince sahip olan bir tek kişi onun dışındaki sayaca milyarlara ulaşan ama şirk içinde olan insanlara yeğdir.

Nitekim İbrahim ümmeti belki sayısal olarak olmakla beraber kesintisiz olarak hala devam etmektedir.

Kur ana göre Kur’an’ın kendilerine indirildiği Mekke toplumu da geçmiş ümmetler gibi ve ümmetlerden bir ümmettir. (16/86,35/42)

Medine deki tanımlama ise, biraz farklılık arz etmektedir. Bu farklılık elbette ki ümmet sözcüğünün kökeninde bir değişme olduğu anlamına gelmemektedir. Medine döneminde nazil olan Ali İmran ve Bakara surelerinde Hazreti Muhammed, ümmeti bir misyon toplumu olarak tarif edilmektedir.

Ali İmran suresi 104. Ayetinde: “İçinizden hayra çağıran, marufu emreden, münkerden nehy eden, bir topluluk “ümmet” bulunsun…”  buyrulmaktadır. Bu ümmet 105. Ayette bildirildiği üzere kendirlerine açık deliller geldikten sonra parça parça olan ve ihtilaf edenler gibi olmamakla emr olunan bir ümmettir. Ve bu topluluk bir misyon gurubudur.  İdeolojik gruptur. Aynı zamanda siyasi bir gruptur. Bir davanın grubudur. Zira bu ümmetin karakteristikleri olarak emredilen görevler (iyiliği emretmek kötü olanı nehy etmek) Tarihin her döneminde siyasi bir tavrın ifadesi olmuştur. Zaten bu mücadele aynı zamanda tevhitle şirkin mücadelesinden başka bir şey değildir.

110. Ayette ise Allah tarafından aynı görevlendirme devam etmektedir.”Siz insanlık için çıkartılmış hayırlı bir topluluksunuz. “Ümmetsiniz marufu emreder münker’den nehy edersiniz, Allah’a iman edersiniz… (3/110) Aynı ayet içinde ehli kitabın da bu şekilde olmasının kendileri için iyi olacağı belirtildikten sonra aslında onların da hepsinin aynı olmadığı, içlerinden bir grubun Muhammed ümmetinden istenen vasıfları haiz olduğu belirtilmektedir. (3/110-115)

Hazreti Muhammed ümmeti, vasat ümmet ve şahit ümmet olarak tanımlanmıştır. “Ve böylece sizin dengeli ve ölçülü bir toplum olmanızı istedik ki,( hayatımızla) tüm insanlığın huzurunda hakikatin şahitleri olasınız ve elçi de sizin huzurunuzda ona şahitlik yapsın…  (2/143)

Hazreti Muhammed ümmeti için inancın, ahlakın, ibadetin, dürüstlüğün, Allah’ı en yüce tutulanın; kısacası tüm ilahi değerleri en yüce bilmenin timsali olacak. Yeryüzünde ilahlığa soyunan bütün tağutlara onurlu şekilde karşı duracak; onun ümmeti de diğer ümmetler içinde aynı misyonu sürdürecektir. Gerek M.7.Yüzyıl Arabistan’da ve gerekse sonraki çağlarda Muhammed ümmeti diğer ümmetler arasında tevhide bağlı, şirkin her türlüsüne ve her tonuna karşı çıkan adaletli bir toplum olacaktır. Kendi heva ve hevesini din edinen beşer toplumlarını şirkin öldürücü yüzüne karşı uyaracak, yeryüzünde adaletin hâkim olmasını temin edecek ve insanların taştan, betondan, metalden yahut da cismani olmayan sair metalardan, zevklerden ilahlar edinmelerine karşı onları uyaracak bir toplum olacak. Hazreti Muhammed’in ümmetine karşı misyonu bu olduğu gibi, ümmetinin bütün insanlığa karşı misyona da budur.

Böylece Rabbimiz Muhammed ümmetinin hedeflerini belirlemiş oluyor. Bu toplum vasat bir toplumdur. Diğer ümmetlerin sergilediği bütün aşırılıklardan sapmalardan beridir.. Bu ümmet insanı kendi makul ve meşru ölçüler içerisinde kabul eder. Dünya hayatını hiçe saymadığı gibi, nihai gaye olarak da kabul etmez. Allah’ın bahşettiği akıl nimetini Allah’ın koyduğu ölçüler içerisinde kullanır. Ruhban hayatı vasat ümmetin tercihi olmadığı gibi, nihilist,  materyalist bir hayat düşüncesi de onun kabulü değildir. Laisizm gibi, Allah’ın iradesini sorgulama cüretini gösteren deist inkârcılardan da uzaktır bu ümmet… Kısacası vasat ve şahit ümmet vahyin ölçülerinden şaşmayan, Allah’ın terbiyesiyle terbiyelenmiş bir ümmettir.

Buraya kadar yapılan izahlardan anlaşılacağı üzere Kur’an, ümmet kavramını, insan toplumlarını tanımlamada kullanmaktadır. Bazen toplumun belirli bir kesimi (müşrikler veya müminlerin) ümmet olarak tanımlanırken, bazen de bütün toplumdan ümmet olarak bahsedilmektedir. Buraya kadar ümmet sözcüğünün nötr bir içeriğe sahip olduğunu, bazı telmihlerin dışında önemli bir değer yükü taşımadığını belirtebiliriz. Nasıl ki toplum “kavim” yada bugün yanlış olarak “galatı meşhur” kullanıldığı gibi “millet” nötür bir anlama sahip olup, önüne geldiği isme göre bir değer kazanmakta ise, (ki bu değerde dine göre takvadır.) Ümmet sözcüğü de böyledir. Bununla beraber Kur’an da bazen “kavim”in umumi, ümmetin hususi bir anlamda kullanıldığını da belirtmek durumundayız. (7/159)

Fakat bugün için “ümmet” sözcüğü, seküler, kesimlerce, kullanımı Müslümanlara terk edilmiş, onlar lehine kendilerinin kullanım hakkından feragat ettikleri bir şekle bürünmüştür.  Zira seküler dünya, ümmet yerine “ulus”u doğurmuştur! En az ümmet kadar dini /Kur’ani bir kavram olan “millet”i kullanmakta hiçbir beis görmezken, bu dünya, ümmeti kullanmaktan özenle kaçınmaktadır. Bunda da, ümmet kavramının halifelik yönetimiyle olan yakın alakasından kaynaklanan tabir caizse bir kuyruk “kuyruk acısı” söz konusudur. Zira halifelik gibi, pek çok ırkı “ulusu” bir siyasi çatı altında tutabilen siyasi güç bunu en güzel biçimde “ümmet” mefhumu ile ifade edebiliyordu. Tebaası “ümmet” olan hilafet yönetimi uzun asırlar boyunca batının emperyalist hedeflerine karşı durabilmişti. Hilafet, ümmet söylemiyle yığınlarca Irk’ı bir arada ve çok daha az sorunlu olarak yönetebiliyordu.

Peygamber ve (Raşit halifeler) sonrası siyasi yönetimlerin, siyasi katılım ve itaate sağlamak için (2/143, 3/104-110)gibi ayetlerde ifade edilen “Muhammed ümmeti” kavramını kullandıklarında hiç kuşku yoktur. Ve işte aydınlanma felsefesiyle beraber, dinle devletin anasının ayırt edilmesi, dinin bütün siyasi arenadan kovulması neticesindedir ki,  yeni zihniyet, yeni seküler dönem (haklı olarak) önceki dönemden kalma kutsal ya da kutsal çağrışımları olan bütün kavramları bir temizlik ameliyesinden geçirmiş, bunun yerine ulus değerleri ifade eden sözcük ve kavramları ikame etmiştir.

Dolayısıyla onlara göre ümmet, şeriat yönetimine geri dönüş özlemlerini belirtmek isteyenler tarafından kullanıldığı için kerih görülmüş, resmen kullanım alanından kaldırılmıştır. Hâlbuki bakara suresi 134. Ayetinde belirtildiği gibi, kendilerinde tıpkı önceden gelip geçmiş ümmetler gibi, ümmetlerden bir ümmettirler!  Ama laik bir ümmet!

Kur’ani kullanımı yukarıda özetlemeye çalıştığımız gibi olmakla beraber, günümüzde yaşanan kavram kargaşasından ümmette nasibini almıştır. Kargaşanın taraftarları sadece şekiller dünyada olmayıp, aynı zamanda dindar kesimde buna dâhildir. Dindar kesim, kendilerini dine nispet eden herkesi öyle kabul edip,” İslam milleti” olarak anılan bütün kavimleri kapsayan bir ideal çember çizerek, bu kavimler gerçek anlamda İslam’ı bir yaşam biçim olarak kabul etmişler gibi onlarla birleşime, askeri ve ekonomik paktlar koruma gibi söylemler geliştirmektedirler. Oysa zihinleri modernite ile ifsat olan bütün “İslam Âlemi”nin yeniden bir dine dönüşü gerçekleştirmesi, yeniden iman etmesi gerekmektedir.

Öte yandan son yılların bir modasına uyarak bazı uzlaşmacı, katılımcı, sivil toplumcu ve dini liberalleştirme, laikleştirme çabasında olan kişiler “ümmet”i bu zihniyetlerine uygun olarak tanımlamaktadırlar. Onlara göre, ümmet “ulus” kavramıyla eş anlamlıdır. Çünkü “ümmet”in nötür bir anlama sahip olduğunu söylemekle, bu doğrunun içeriğini kendileri, uzlaşmacı yanlış söylemlerle doldurmaktadırlar. Buna göre, örneğin Türkiye’de yaşayan herkes Muhammed’in ümmetidir! Bu tanımlamanın perde arkasında şöyle bir kanaatin yattığını tahmin etmek güç değildir: Hazreti Muhammed’in mahşer gününde alnını yere koyup, “ümmeti ümmeti” diye ümmetine şefaat etmeyi Allah’tan talep edeceği ve Allah’ın da bütün ümmetini ona bağışlayacağı gibi bir ustureyi baz alarak, alenen şeriata küfredecek kadar küstah olsa bile, “kalbinde zerre kadar iman bulunan” (!) hiç kimseyi Müslüman kategorisinin dışında tutmamak! Yani bir tür halk dalkavukluğu!

Böylece akidevi anlamda herkes kurtulmaya çalışılırken, ilave olarak da “ümmetçilik yapmanın” önüne geçilmiş (!) olmakta, kendilerinden beklenen misyonu yerine getirmenin zevkini tatmaktadırlar! İlaveten ümmet teriminin kullanarak laik/Kemalist paradigmaya kafa tutmak gibi bir cüretkârlığı (!) gösterenlere de tavır takınmış olmaktadırlar.

Söz konusu söylem sahipleri, Medine vesikası olarak bilinen, Hazreti Peygamber’in Medine’deki Yahudi kabileleriyle yaptığı anlaşmanın ilk iki maddesindeki tanımlamaya ve özellikle 2. Maddedeki ümmet sözcüğüne atıfta bulunmaktadırlar. Oysaki ilk iki maddede, bu anlaşmanın (kitap/ yazı) peygamber Muhammed tarafından Kureyş’li ve Yesrip’li müminler ve Müslümanlar ile onlara tabi olanlar, onlara sonradan katılanlar ve onlarla beraber savaşa katılanlar arasında olduğu belirtilmekte; bu anılan grupların diğer insanlardan başka apayrı /bir tek ümmet olduğu kaydedilmektedir.

Dolayısıyla o günkü Yahudi kabileleri Müslümanların siyasi egemenliklerini kabul etmiş, onlara tabi olmuş ve savaşa onların safında katılmayı, en azından düşmanlarına arka çıkmamayı taahhüt etmiş olmakla hiç değilse siyasi anlamda bir ümmet oluşturmuş olmaktadırlar. Yoksa İslam’a düşman bir toplulukla ümmet oluşturulmuş olsaydı, bunun en iyi örneği Mekke’de görülmeliydi.

İslam’ı bir yaşam biçimi olarak kabul etmeyen bir ülkede Müslümanların (ister istemez) bulunuyor olmaları “vatandaşlıktan” öteye geçmemektedir. Dolayısıyla resmi paradigmaya aykırı olmakla beraber -eğer o ülkede yaşayan bütün insanlara, Müslümanları da içine katarak” ümmet” deniyorsa, bunu sadece vatandaş olarak almak gerekir. En azından “ümmet” tanımlamasıyla, salt sosyolojik bir tanım mı yapılmak isteniyor? Yoksa bununla nereye gönderme yapılıyor? Hangi ideolojik argümanla ilintilendirilmek isteniyor? Bunun iyi tespit edilmesi gerekir.

Örneğin Türkiye’deki insanlar ümmet olarak tanımlandığında bununla batıcı laik, demokratik, Kemalist paradigmayı benimsemiş insanlar topluluğu kastediliyor olabilir.  Bu ise Müslümanlar açısından kabulü mümkün olmaması bir tarafa, aynı paradigma tarafından da kullanılamaz bir tabirdir. Müslümanlar, İslam’dan başka bir dine ve dünya görüşüne rıza gösteremezler.

İslam’ın egemen olduğu bir ülkede Müslümanların, kendilerine tabi olan bütün ülke halkını ümmet olarak adlandırması ise, Medine vesikasına uygun bir durumdur. Çünkü inisiyatif Müslümanların elinde bulunacaktır.

Bütün peygamberler ve peygamber Hazreti Muhammed (as), elçi olmaları hasebiyle bütün topluma hitap etmişler ve vahye muhatap olma açısından bütün toplum “ümmet“ adını almıştır. (10/47,49,16/36,v.d.)fakat (3/104-110-113, 6/108, 2/213, 21/92, 23/52) gibi ayetlerin  mesajı gereği, inananlar ayrı bir ümmettir. Müminlerin dışındaki kümeler, birlikten, bir tek insanlık ümmetinden kopan (10/19 v.b.) arızi gruplardır. Müminler ise, İbrahim (as) gibi (16/120) tek başına da olsalar gerçek bir ümmettirler.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal