Deniz Yıldızı Misali

Deniz Yıldızı Misali

Madem iktidardalar, madem türlü vaatler verdiler, bütün bu gerilimlerin meydana getirdiği fırtınadan dolayı karaya vuran denizyıldızlarının hayatı ne olacak diye sormayalım mı?

Şimdiye dek o hastane benim bu hastane senin dolaştı durdu ve asistanlara, uzmanlara, doçent unvanlı doktorlara bir çok kez muayene oldu…

Lakin bir türlü hastalığına çare bulunamadı. Ağrıları her geçen artıyor, yürümekte daha bir zorlanıyordu..O yüzden, bu sefer özel muayene için profesörden, namı diğer “hoca” dan randevu aldı.Ücretini yatırdı vezneye ve sırası gelince hocanın önce el yordamıyla muayenesinden geçti ve sonra bir dolu tetkikler!

Sırada bekleyenler çoktu, öyle diyorlardı, haliyle görüntülü olanların bir kısmı için bir ay sonraya randevu verildi. Eğer ücretli tetkik yapmayı göze alırsa hemen öğleden sonraya, en geç yarına tetkik yapılabilirdi ama hocaya para, MR, şu bu çekimine para derken zorlanacaktı!

Çaresiz bir ay sonrasına razı oldu ve vaktinde sonuçları alarak hocaya gösterdi.

Laboratuar değerleri iç açıcı değildi ve “Hoca ameliyattan başka bir çaremiz yok, bu ameliyatı da ancak ben yapabilirim, iki bin beş yüz lirayı göze alabilirseniz derhal tedaviye başlayalım! Tabii bu arada kullanılacak protezin kalitesi iyi olsun derseniz ilave para vermeniz de gerekecek.” dedi.

Tabi anında düşünmeye başladı!

Neticede altı üstü bir emekliydi…

Aldığı maaş neydi ki?

Özel muayene parası, hastane yaşadığı yere bir hayli uzak, git gel yol parası sair masraflar derken altından kalkacağı bir rakam çıkmıyordu ortaya.

Ne yapsaydı?

Birinden borç istese, geri ödemesi mümkün değildi.

Birikmiş parası, satacak arsası, tarlası da yoktu.

Çocukları ise zaten kendilerine zor bakıyorlardı.

Onlara da yük olmak istemiyordu ki!

Ve  “Hele bir düşünelim hocam!” diyerek terk etti hastaneyi.

Ağrılar eşliğinde yürümekte zorluk çekerek…

Ve “Hani hastalar artık mağdur edilmeyecekti, hani üniversite hastaneleri ve özeller herkese açıktı?

Yalan değil, açık ama paran varsa!”.

Diye söylene söylene!

???

Vücudunda tuhaf belirtiler vardı, şüphelenmişti ve aile doktorunun teşvikiyle kan değerlerine bakılmıştı ve çıkan rakamlar kanseri işaret ediyor gibiydi.

Daha emin olmak için ileri tetkikler yapılması gerekiyordu. Uzun soluklu randevular, daha daha emin olmak için başka laboratuar bulguları derken kemoterapiye karar verildi.

Her bir uygulaması dayanılması zor acılarla tekrarlanan altı aylık kürün neticesinde laboratuar sonuçları yine arzu edilen seviyelerde değildi ve radyoterapi son çareydi ve derhal bir aylık kür zamanı belirlendi.Onun için de ayrı hocaya göründü, tetkikler yapıldı ve derken yine ıstıraplı, acı ve kahır dolu bir sürecin içine girdi.

Aslında malum rahatsızlığı daha hızlı ve daha ileri yöntemlerle tedavi edecek özel hastaneler vardı ama sosyal güvencesi olsa da dünya dolusu para istiyorlardı!

Nitekim başkalarından öğrenmişti…

Evini barkını, tarla, arsa nevinden nesi varsa satan, hatta bankalardan kredi çekenler bile vardı.

Yeter ki can sağ olsundu!

O şanslıydı, öyle kabul ediyordu kendini.

Tedavi gördü ama sık aralıklarla gidip gelirken, her muayene oluşunda hocaya para filan derken dünya dolusu para harcadı.

“Nüks”lerin yani tekrarların, daha ilerisi metastazın önünü almak için önce aylık, sonra üç aylık, altı aylık ve yıllık derken hocaya kontrole gelmesi gerekiyordu, bu da ekonomik olarak üstesinden gelmekte zorlanacağı bir külfet demekti.

Çocuğu üniversiteyi bitirememişti, diğer çocukları da henüz yolun başındaydılar.

Sıradan bir memurdu, aldığı maaşla zaten zor geçiniyordu.

Hastalığı şimdilik uyutulmuştu ve şükrediyordu haline ama surda bir gedik açılmıştı ve iyi biliyordu ki çocuklarını hayata alıştırmaya zorlanacaktı.

Dara düşmüştü bir kere, hadi bir dostundan yardım istedi ama ya sonrası?

Yaşamın daha ne getireceği ve ne götüreceği belli değildi ki!

Eşi ve çocukları vardı.

Sabah akşam beynini yıkayan (güya) sağlık programlarından anladığına göre her biri potansiyel hastaydı; ya onlardan biri de benzer süreci yaşayıverirseler ne yapardı!

Nasıl öderdi borç niyetine aldıklarını?

“Şimdilik hastalığımızın üstesinden geldik ya…

Buna yardım eden Allah, sonrasına da yardım eder…

Biz şükür etmesini bilelim hele!”…

Diye teselli etmeye koyuldu kendini…

Hükümetin ileri gelenlerinin ikide bir mağdur edebiyatı içeren söylemlerini “Cık cık cık!” sesleri eşliğinde sesli olarak terennüm ederek!

???

Bir tek çocuğu vardı.Mesai saati nedir  bilmeden yıllarca usta olarak çalıştı birilerinin yanında.

Aldığı ücret “Eh!”, denilecek cinstendi, öldürmüyordu ama süründürmüyordu da.

Ümitliydi, çocuğunu okutacaktı, kendisi gibi zorluklar çeksin istemiyordu.

Teşvik etti, ekonomik şartlarını zorladı, “Sahi bu okullar niye var, niye çocuklarımız gönderdik ki oralara?” diye söylenerek dershaneye gönderdi.

Ama yürümedi, başarılı olamadı oğlu üniversite imtihanında!

Madem öyle hiç olmazsa güvenlik görevlisi olması için boyunu aşan bir ücret vererek meslek edindirme kursuna gönderdi.

Meslek lisesini bitirmemişti, eli işe yatkın değildi, kocaman adamdı, ne yapsaydı?

Araya yerel siyasetten adamlar koydu, sonunda bir taşeron firmada iş buldu ve çalışmaya başladı oğlu ama aldığı ücret komikti, üstelik zamanında da alamıyordu.

Evlenecekti, hayata dair bir takım beklentileri vardı. Lakin aldığı ücretle bu mümkünde değildi ki!

Askerliğini yapmıştı ve yaşı geçmek üzereydi, asgari ücretle de olsa evlenmeliydi.

Kız istediler haliyle..

İyi hoş da Kolay mı evlenmek?

Neler istenmiyor ki?

Zamlanma konusunda rekor üstüne rekor kıran bilezik, yüzük, kolye gibi altın takı isteklerinin üstesinden nasıl gelinecekti?

Beyaz eşyayı, mutfak gereçlerini, evin diğer ihtiyaçlarını sayamıyordu daha!

Temel ihtiyaçlar listesi kabarık, nişan masrafını da düğün harcamalarını da önceden kestirmek zor.

Aman aman bir maaş almıyordu ki oğlunun tüm masraflarını karşılayabilsin!

Yardım talebinde bulunsa, dostundan, arkadaşından; insanlar ondan daha züğürt, kim verecek ki?

Kızsa da oğluna, öfkelense de yer yer okumadı, dershane masraflarının hakkını veremedi diye, zamanı geri döndüremez ki?

Eli mahkum, evlat onundu, biteviye destek çıkmalıydı.

Hadi düğünü bir şekilde yaparlardı, tamam da asgari ücretle hem de kiralık evlerde, her gün yeni bir zammın “Flaş-şok!” spotlarıyla haber yapıldığı bir vasatta nasıl geçineceklerdi?

Kendisi de ustaydı sonuçta, yaşlanma moduna girmişti, gücü tükeniyordu, öyle de olsa elden ayaktan kesilinceye kadar çalışmak zorundaydı artık.

Düşün babam düşün, diye söylenerek düşünüyordu da aynı zamanda.

Lakin çözüm nerede?

“İşçimizi, memurumuzu; fakir fukara, garip gurabamızı enflasyona ezdirmedik, işsizlik sorununu eskiye oranla çok çok azalttık, gayr-i safi milli hâsıla şu kadar ve birçok Avrupa ülkesini de geride bıraktık!“ şeklinde iktidar sahiplerinin dedikleri geldi aklına ve derinden bir  “Elhamdülillahhhh!” çekiverdi!

???

Zanaatkardı, işinin uzmanıydı yani…

Sermayesi yoktu, sağdan soldan aldıklarıyla tamirhane açtı kendine.

İşleri fena değildi, dükkân küçük gelmeye başlamıştı ve biraz daha büyümek istedi.

Üç çocuğu vardı çünkü; onları dershanelere gönderip okutmak istiyordu ve gönderdi de.

Olmayınca olmuyor ve denediler birkaç yıl ve okuyamadı çocuklar.

Ki öğrenim gördükleri bölüm zaten arzu ettiklerinden değildi.

Tutturamamışlardı hayallerindeki üniversiteyi ve branşı.

Madem öyle, geç kalınmıştı ama usta olsunlar diye yanına aldı evlatlarını, canlarıydı onlar, sokağa salacak hali yoktu ya!

Ama bu ara giden gitti, sağa sola borçlanıldı.

Yani evdeki hesap uymadı çarşıya, tutunmak için sanayide, borç üstüne borç aldı.

Ödeyemedi borçlarını, başkalarından istemeye yüzü tutmadı.

Bankalar bekliyordu kredi vermeye ve son çare kefillerle esnaf kredilerine yöneldi.

İçi buruktu;çünkü  en son düşünebileceği bir şeydi bankalara başvurmak.

Ve son çabası da bereket doğurmadı, derken haciz, derken cezaevi yolları gözüktü.

Kurtuldu bir şekilde, şimdi kıt kanaat geçinmeye çalışıyor ama çocuklar yetişkin ama askerlik görevlerini ifa etmediler daha ve evlilik gibi bir dolu sıkıntıya gebe işler bekliyor onu.

Düşünüyor her daim; “Esnafımızı mağdur etmedik, vergi yüklerini azalttık, artık yarınlar daha emin!” diyen hükümet yetkililerin iddiaları eşliğinde!

Ve “İyi de kardeşim, bu gayr-i safi midir nedir, bu paradan bana niye bir pay düşmüyor?

Vergiler azaltılmışmış! Öyleyse çalıştığım halde niye borçlandım, niye iflasın eşiğinden döndüm ben?” gibi daha bir dolu sorular sorarak!

Yalnız kendisi olsa, diyecek “Hadi ben işi bilenlerden değildim, beceriksizdim filan ama daha onlarcası, Türkiye genelinde binlercesi var!

Peki,  Onlara ne demeli?”.

???

Bir vakitler üniversite öğrencisiydiler, üç arkadaştılar; biri iki yıllık meslek yüksek okulunun seracılık bölümünde, diğeri Ziraat mühendisliğinde, bir diğeri de tarih öğretmenliğinde okumuşlardı.

Ailelerinden gelen üç kuruş parayla ve geri ödemeli burslarla idare etmeye çalışmışlardı.

Güç bela sonunda mezun olmuşlar ama bu sefer de KPSS diye bir sınav bariyeri çıkmıştı önlerine.

Üniversiteye girebilmek için zaten birkaç yıl dershaneye gitmişlerdi, naçar başarılı olmak için yeniden KPSS eğitimi veren kurslara gittiler.

Rekabet şiddetliydi ve girdikleri sınavdan aldıkları puanlar istedikleri düzeyde değildi.

En kötüsü de branşları ile ilgili kontenjan sorunu vardı.

Seracılık, ziraat mühendisliği, tarih öğretmenliği için tahsis edilen kadro yok denecek kadar azdı.

Beş yıl geçmişti aradan, her seferinde KPSS’ye giriyor ve puanlarını artırıyorlardı ama mezun sayısı çoğaldığı için şansları daha da azalıyordu.

Arkadaştılar, haberleşiyorlardı birbirleriyle ve yeni bir sınava hazırlanıyorlardı.

O kadar da basiretsiz değildiler, ailelerine yük olmamak için ilgisiz işlerde çalışıyorlardı, çaresiz yok paraya mahkûm olarak.

Zaten yıllardır ailelerine yük olmanın ezikliğini yaşıyor ve üzülüyorlardı.

Denildiği gibi gerçekten iş vardı ama nerede ve hangi koşullarda bunu hiç sorgulayan yoktu?

”Nasıl olsa işsizler ordusu var, bana ayak işlerimi görecek eleman mı yok!”  diyen esnaflar, küçük büyük ölçekli işletmeler, devletin insanını köleleştirmek için araç olarak kullandığı müteahhitler, taşeronların ilanları ortalık yerlerde!

Bir de ayak çekiyorlardı; “cv,ni bırak, biz sana sonra döneriz, referansın var mı, daha önce bu işi yaptın mı, tecrübeli misin, birkaç ay deneme süremiz var, ona göre!” şeklinde.

Sigortasız çalışmışlardı, aldıkları ücrete ve mesai koşullarına zaten itiraz hakları yoktu.

Az biraz mızmızlandıklarında kapıyı gösteriyorlardı; öyle ya, korkuları yoktu patronların, bir dolu cv ellerindeydi, sırada bekleyenler çoktu, niye tasa etsinlerdi ki?

Bir ara sosyal paylaşım araçlarıyla dertleştiler birbirleriyle, üçünün de kulaklarında çınlıyordu iktidarın başındakilerin şu vaatleri: “Her ile bir üniversite sloganıyla yola çıktık, çağdaş toplumlar seviyesine ulaşmak konusunda kararlıyız. Bizden sonraki kuşak daha da eğitimli olacak, aydınlık yarınlar bizi bekliyor!  Her insanımızın bir diploması ve işi olacak!”.

???

Umarım basit kaçmamıştır, kahramanlarının her biri “denizyıldızı” olan bu örnekler?

Hemen bakalım yanımıza, etrafımıza, birebir yaşandığını görmek hiç zor değildir.

Ama bizim daha ciddi işlerimiz, konuşacak, tartışacak daha mühim meselelerimiz var.

Zaten istesek de alamayız kendimizi ki…

Her günün sabahı yeni gündemlere gebe…

Ve uyuyana kadar o gündemlerle işgal ediliyor beynimiz çünkü…

İktidardan tutun da âliminden, aydınına kadar insanları esas sorunlardan uzak tutmaya çalışıyorlar.

Tam bir beyin yıkama operasyonu yani!

Allah muhafaza, işin içinde Firavunların sihirbazlarına benzemek de var!

Ama kimin umurunda?

Sorsun bu soruyu herkes kendine, etrafındakilere…

Gariptir, iktidara laf edemez olduk…

Laf ettiğimizde de iyilik bilmez nankörlerden ilan ediliyoruz…

Yine gariptir, sui misallerden hareketle şimdiki iktidarın hakkının verilmesi isteniyor bizden.

Ve yıllardır bizi mağdur eden derin algının ürünü Ergenekon dosyasının hatırına.

İki dil tartışması örneğinde yaşandığı gibi askere asli görevini hatırlatma adına.

Ve hukuk sistemi gibi daha bir dolu üst perdede tartışılan meselelerin üstesinden gelinmesi için iktidarın yapıp etmelerine ses çıkarmamak feraset, basiret sayılıyor artık.

İyi de  “Niye iktidardalar kardeşim?” diye sormaya hakkımız yok mu?

Madem iktidardalar, madem türlü vaatler verdiler, bütün bu gerilimlerin meydana getirdiği fırtınadan dolayı karaya vuran denizyıldızlarının hayatı ne olacak diye sormayalım mı?

Birinin dahi olsa hayatı önemli değil mi onların?

Hem bahsi geçen meselelerin üstesinden gelinmesin diyen yok ki.

Keza bir takım iyileşmeleri inkâr eden de…

Fakir fukara, garip gurebanın, diplomalı ve diplomasız işsizlerin, çalışıp da az paraya mahkûm olanların, ağır vaka hasta olanların yaşadığı sağlık sorunlarının üstesinden gelmeye çalışmak mı engelleyecek malum dosyaların gereğinin yapılmasının?

Aslında fedakârlık tepedekilerden başlamalı değil mi?

Liderlik, önderlik, devlet adamlığı bunu gerektirmiyor mu?

Hem de İslamcı bir geleneğe sahip insanlar için!

Hz. Muhammed örnekliği bağlamıyor mu onları, keza diğer güzide sahabelerin?

Kızmayalım dostlar, azgınlaşanlara laf edenlere…

Buzağı aramayalım altta bir yerlerde…

Ve böylesine ipini koparmış dünyada laf etmeyelim dostlar, dara düşenlere…

Anladınız siz onu!

Empati kurmayı deneyelim her biriyle…

Kur’an’ca…

İslamca…

Müslümanca…

Ve insanca…

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal