Düşünelim ve tartışalım elbette hem de hiç korkmadan

Düşünelim ve tartışalım elbette hem de hiç korkmadan

Sizden fazla bildiğini varsaydığınız insanlara ağzı açık ayran delisi gibi bakıyor ve davranıyorsunuz! Kişiye, İslam adına sarf edilen emeğe saygı ve sevgi olmalı tabii ki kim itiraz edebilir buna ama burada da bir seviye gerekmiyor mu ve aynı zamanda karşılıklı değil midir o eylemler?

Yıllar evvelsi bir tarikat halifesinin misafiri oldular yani bile isteye tanış olmak için kendileri gittiler… O günlerde arkadaş ilişkileri bağlamında öylesi bir merak sarmıştı çünkü… Onun karşısında saygı gereği dizler üstünde oturup her ne söylediyse kulak kesildiler. İçlerinden birinin dizleri uyuşmuş olmalı ki şöyle bir rahat oturmaya kalkıştı. Kolay değil, kim bilir kaç dakika kalındı öyle. Tabii kaçar mı hiç, nesep itibariyle abisi hemen kaş göz işaretine koyuldu, öyle saygısızca oturulmaz diye. Dinlemedi haliyle arkadaş, ayağı uyuşmuştu bir kere!
Üstelik bir de soru sorup konuşmaya ve tartışma açmaya kalkışmaz mı, hepten gerdi ortamı…
Sonrasında ne mi oldu? Dönüş yolunda kavga tabii ki! “Sen nasıl öyle oturursun, sen nasıl soru sorar ve eleştirirsin? Senin kapasiten ne, sen ondan iyi mi bileceksin? Onun kadar kitap okudun mu? Kur’an, tefsir, hadis nevinden ne biliyorsun da ukalalık taslıyorsun? O Allah ehli, çile çekmiş, bedel ödemiş ilim ve keramet sahibi bir zat, etrafında binlerce insan var onu dinleyen: Sen kim oluyorsun ki hata, açık aramaya çalışıyorsun böyle birisinde? Bu davranışlarını değiştirmediğin müddetçe de yalnız kalmaya mahkumsun…İlaahir..” şeklinde abiden  kardeşe bir dolu fırça!

Kardeş hiç aşağı kalır mı? “Ne yani insan değil miyim ben, dizlerim uyuştu abicim, elbette ki rahatlamak için çaba göstereceğim. O halimle nasıl saygı bekler ve onu dinlememi istersin? Hem hiç dikkat etmedin mi dediklerine? Bizden istediği düşünme melekemizi kullanmamamız, sadece ona tabi olmamız, her dediğinde hikmet aramamız vs. Her şeyden de haberleri var mübareklerin, sanki yanılmaz gibiler! Kendisinden başkası ilim sahibi değil sanki ve bir o var dünyada, tabii ki cemaatindekiler! Herkes basiretsiz, herkes sapık ve mezhepsiz; herkesin ne ilahiyattan ne siyasetten ne de dünyadan haberi var. Herkes tembel, herkes evinde rahat, herkes paylaşmaz, zahmet çekmez ama maşallah kendisi ilim sahibi, çalışkan, paylaşımcı, zahmet ve bedele talip!
Nasıl olur, başkaları adına böylesi bir yargıyı nasıl oluşturur? Milletin yanında kol mu geziyor yirmi dört saat? Veya ona cinler mi haber veriyor?
Öyle ya! Doğrudur, olabilir, şeyhin hakikisi müridinin gece kaç kere sağa sola döndüğünü bilendir derler zaten! Gerçi ben odamda henüz karanfil kokusu filan duymadım ama demek ki layık değiliz! Fesuphanallah, tövbe estağfurullah!

Bu mu yani? Aklımı peynir ekmekle mi yedim, olmadı buraya emanet vermeye mi geldim?
Neyim ben? Akletmez, düşünmez, fıkhetmez, zikretmez vs. birimiyim? Bırakın da biz de aklımızı kullanalım, düşünelim yahu! Elbette bizden daha iyi bilenler var ama bunu ifade etmenin yolu bu muydu, insanları ezerek ve ötekileştirerek mi paylaşılır bilgi?
Ne yapacağız şimdi? Kur’an yani meal yani tefsir yani İslam düşüncesi merkezli kitaplar okumayalım mı? Veya okuyalım da okuduklarımızın her satırında aslında ne kastediliyor diye biteviye onlara mı soralım? Onların kabul ve kanaatleri midir hep önemli olan?
Öyleyse niye okuyayım ki ben, sadece ağzı olup da konuşanları dinleyeyim yeter!
Ayrıca süreci, gündemi, dünyayı, yaşadığımız vasatta neler olup bittiğini kendi çabamız dairesince hiç takip etmeyelim mi? Basmaz mı kafamız yoksa?
Hep onların dediklerine mi kulak verelim? Hep onların Dini, siyasi, sosyal ve dahi ekonomik mülahazalarına mı dikkat kesilelim? Hep onların tavsiye ettiği meal, kitap ve dergileri mi okuyalım? Hem zaten demedi mi “Şu gazeteyi, şu dergiyi takip etmeyin, şunu şunu okumayın, şu düşüncelere, şu fikirlere, şu yazar, şu aydın, şu âlim diye bilinenlere itibar etmeyin” diye?
Sorayım şimdi: Böyle yaparsam ben, ben olur muyum hiç? Yapma Allah aşkına abi! Öldüğümde o mu hesap verecek benim adıma? Yoksa şuna mı inanıyoruz; şeyhler, efendiler, âlimler, akil adamlar, liderler, hikmet sahipleri vb.leri şefaat mi edecekler bizim gibi zavallılara?

Hadi abi hadi, iş bu değil. Çok şükür aklım var ve benim gibi yaratılmışların her dediğine itibar edemem ben; hem de inandığımız kitap yani Kur’an yani İslama ve dahi genel kabule göre ruhban sınıfı olmadığı halde. Bizden fazla bilenlerden faydalanacağız tabii ki ama gerçekten fayda olup olmadığı meselesini hiç kritik etmeyelim mi?
Ne oldu size yahu? Sizden fazla bildiğini varsaydığınız insanlara ağzı açık ayran delisi gibi bakıyor ve davranıyorsunuz! Kişiye, İslam adına sarf edilen emeğe saygı ve sevgi olmalı tabii ki kim itiraz edebilir buna ama burada da bir seviye gerekmiyor mu ve aynı zamanda karşılıklı değil midir o eylemler? Hem aklımı rafa kaldırmamı, düşünmememi, sadece kendisine tabi olmamı isteyen biri bana nasıl saygı ve sevgi gösteriyor olabilir ki? Böylesi bir beklenti beni tüketmek, beni itibarsızlaştırmak, beni cahil yerine koymak, beni kuklalaştırmak, beni robotlaştırmak değildir de nedir?
Hem diyeceksiniz sürü bilmem neyim olmayın, kafanızı çalıştırın hem de bizlere yanınızda sürü kontenjanından iş tutturacaksınız, iyi, oldu!

Sonra da kızıyorsunuz karşı eleştirilerime? Hal böyleyken nasıl tutayım ki dilimi ben?
Şimdi sana saysam Kur’an’dan bir dünya akletmeye, düşünmeye dair ayetler, peygamberimize ait bir dolu hadis, geçmişin düşün adamlarına ait bir dolu güzel söz ne diyeceksin? Ki zaten her birisini çalışmalarda tek tek incelemedik mi günlerce ve beraberce? O ayetler, o hadisler, o güzelim sözler sadece özel yani seçkin şahsiyetlere mi ait, onların birer tapulu malı mı?

Ha, şu yalnızlık meselesine gelince: Kardeşim sen demiyor musun Allah var problem yok diye? Allah demiyor mu kendisinin bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu? Hangi yalnızlıktan bahsediyorsun sen? Hem sen benim abim, ben de senin kardeşin değil miydim? Şu az buçuk düşünce farklılığımız mı yollarımızı ayıracak seninle? Hem sadece seninle, sizinle olunca mı sosyalleşmiş bir varlık oluyorum ben? Sadece sizin cemaate özgü hayır işlerinde bulunduğum zaman mı hayır işlemiş oluyorum? Sadece sizin eylemlerinize katılınca mı mücahit, dava adamı, çile çeken, elini taşın altına sokan, falan filan olacağım ben? Hani ümmetten bahsediyordunuz, hani dostluk ve kardeşliğin bekasından dem vuruyordunuz? Yahu kardeşim, uzaklardaki zulüm gören kardeşleriniz için haklı olarak kafa patlatıyorsunuz, eylemde bulunuyorsunuz da bulunduğunuz bölgedeki komşularınızı, hısım ve akrabalarınızı mı ihmal mi edeceksiniz?
Ne diyordum? Düşünceden ve eleştiriden korkma sayın abim, o aklın ve sonrasında dilin yani bedenin bir eylemidir. Akıl eylemeyince, dil de beden de eyleyemez. Tartışmaktan da korkmayın, malum, bulanmayınca durulmaz derler. Sağlıklı teati ortamlarında, hakem de Kur’an oldukça doğru ve haklı düşünce her zaman kendi mevzisini alacaktır. Kur’an okumayı, peygamber hayatını öğrenmeyi tavsiye ediyorsunuz, olması gereken de bu; ama bırakın da insanlar, onlardan kendi çabalarının karşılığını alsınlar. Asıl insanı insan yapan da budur, ayrıca insana özgüven kazandırandır, aynı zamanda hesap karşısında sorumluluğunu hatırlatandır.  Size, bize göre yanlış tespit, yanlış çıkarımlarda mı bulunuluyor, hikmetle, en iyi söz ve en iyi hal ile tavsiyeleşelim beyler. Bizden istenen de bu değil midir? Sakın ola ki birbirimize karşı büyüklenmeyelim, sakın ola ki birbirimiz üzerinde tahakküm kurmaya çalışmayalım; canım kazanımlar, canım eylemler boşa çıkar çünkü.”

Diye söylene söylene yolun sonuna geldiler haliyle…
Abi, kardeştiler sonuçta… Birlikte aynı adrese yani aynı eve yani İslam kardeşliği istikametine doğru yollandılar. Onlara yakışan da buydu. Anlaşmalıydılar, dostluk ve kardeşlik hukuku bunu gerektiriyordu çünkü. Tali olan meselelerde ihtilaf zaten yersizdi; ama asli olanlar konusunda da tartışmanın hakkını vermek zorundaydılar. Yanlışı doğru, doğruyu yanlış addetmek de; bu hal üzre Müslüman olduğumuzu sanmak da vardı işin içinde ve Kur’an bu anlamda insanlara yol gösteren kitaplarıydı ve okunmalıydı ve gereği yapılmalıydı her daim.
İnandıkları Rabb’leri de onlardan bunu istiyordu, Rıza-i Bari az şey miydi?

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal