Hicret

Hicret

Aslında iki taraf da netti; statükoya, geleneğine, atalar dinine sahip çıkanlar da ne ile karşı karşıya olduklarını biliyor, kendilerine sunulan teklifin/davetin/mesajın neler getirip neleri götüreceğini idrak ediyorlardı.

Kelime itibariyle ‘göç’ anlamına gelen kelime, ıstılah/kavram olarak Hz. Muhammed ve ashabının Mekke’de hayat hakları zora girince, davaları adına uygun ortam oluşmayınca, müşriklerin pazarlık sunmalarına karşın ulûhiyet ve rububiyetin yalnız Allah’a hasredilmesi gerektiğinden, tevhid ilkesinin doğası gereği Habeşistan denemelerinin ardından, Medine’ye (öncesinde hazırlanmış ortama) göç etmeleri demektir.

Bu göçün ‘zorunlu’ ve de ‘kaçış’ anlamına alınabilmesi kavrama ve uygulanışına, ona yüklediğimiz değere bir halel getirmez! Elbette bu Yunus (as)’ın kaçışı gibi bir kaçış değildir; çareler tükendiğinde başka vesileler aramak, mevzi değiştirmek kabilinden yeni bir arayışa koyulmaktır.

Sorgulanması daha doğrusu anlaşılması gereken husus, öncelikle hicretin meydana geliş zamanı ve mekânlarının dengelerini, algılarını, yaşam biçimini, şartlarını, kültür ve inanışını, kısaca sosyal ve ekonomik özelliklerini bilmektir. Sonrasında ise Mekke’de Hz peygamber ve beraberindekilerin ‘ne istedikleri’, talepleri ve kendilerini geleneksel Mekke yaşamından ayrıştıran özellikleri anlamaktır. Yani hicrete giden süreçte, on küsur yılda ne değişmişti, ne olmuştu da hısım akraba, soy kabile birliği içindeki- kabile çekişmeleri bile bir dayanağa sahip idi ve bunlar rekabeti getiriyordu- insanları sanki aynı havayı suyu, atmosferi paylaşmamışlar gibi iki zıt kutuba, anlaşmaları mümkün olmayan iki farklı kimliğe büründürüyordu.

Aslında iki taraf da netti; statükoya, geleneğine, atalar dinine sahip çıkanlar da ne ile karşı karşıya olduklarını biliyor, kendilerine sunulan teklifin/davetin/mesajın neler getirip neleri götüreceğini idrak ediyorlardı. Karşılaştıkları teklife karşı sundukları rüşvet ve pazarlık çabaları da kendi çıkar düzenlerinin, nefsi ilah edinen, putçuluk ile tebarüz etmiş, rabliğe soyundukları şirk düzenlerinin yıkılacağının endişesinden kaynaklanan farklı bir tutarlılık anlayışıdır, asla tutarsızlık olarak düşünülmemelidir! Elçi ve beraberindekiler de kendilerini şimdiye kadarki yaşamlarından çok farklı bir konuma sevk edecek sahih ve gerçek tek din İslam’ın hak ve hakikat oluşunu idrak etmiş ve tavizsiz, pazarlıksız bir temsiliyet ile bunu net bir şekilde toplumsal yaşama aktarmaya, yaşanır kılmaya, teori olmakla bırakmayıp etmeyip pratiğe aktarma, bireysel olmakla bırakmayıp topluma şamil kılma kararlılığında olmuşlardır.

İşte bu netlik ve açıklığın getirdiği farklılıklar, bir çatışmaya, insanları ilahi olanla beşeri olanın tercihine sevk ederek ayrışmaya doğal olarak yol açmış, renklerin belirginlik kazanmasıyla saflar belirlenmiş, buna uygun davranışlar sergilenmeye ve akabinde yeni sonuçlar devşirilmeye başlanmıştı. Kabul eden bilerek, anlayarak kabul ediyor; reddeden de yine bilerek, anlayarak, lakin işine gelmediğinden karşı çıkıyordu.

Davetin/tebliğin ilk yıllarındaki gizlilik daha ziyade bireylerin değiştirilmesine, tam anlamıyla dönüştürülmesine, vahyin/mesajın olabildiğince içselleştirilmesine, şiar edinilmesine hamledilmelidir. Bu noktadan sonra kitleye yönelik, gizli açık uyarı ve etkileşim sürdürülmeye başlandığında tabii olarak muhatapların değişen dengelere binaen tepkileri de değişmiş, yöntem ve karşılıklar farklılaşmış, gerçekler gün yüzüne çıktıkça, adalet istemi zulümatın üstüne bindikçe, karanlıklardan nura yönelim başladıkça, isyan itaate evrildikçe, nefsin ve hevaü hevesin rab ve ilah kılınmasından yegâne Rab ve İlah olana teveccüh arttıkça, şeytanın adımları izlenmekten/ şeytanlaşmaktan Allah’a adanmışlık ortaya çıktıkça, tağut reddedilip hak ve hakikat ortaya serildikçe, dünyaya karşı ahiret tercih edilir oldukça saflar daha netleşmiş, akabinde ambargolarla başlayan süreç, (can, mal, nesil, din, akıl) hiçbir emniyetin kalmamasına dönüşünce kaçış/göç olgusu gündeme gelmiştir. Vurgular arttıkça, talepler sıralandıkça, hakikatler gözler önüne serildikçe önce pazarlık teklifleri artırılmış, bunlar kâr etmeyince düşmanlıklar artmış, iş en nihayetinde peygamberin öldürülmesi kararına vardırılmıştı.

İlkin Habeşistan denemelerinin akla gelişi kadar doğru ve doğal bir tercih olamaz! Zira ehli kitap ve de Hıristiyan oluşları,  Kur’anın faklı vurgularına binaen, bu tercihte geçer sebeplerden olsa gerektir. Başka sebepler de bulunabilir pek tabii! Neticede ‘eman’ müessesesinin uygulandığı o coğrafyalarda can emniyeti için sığınılacak liman aranmasından doğal ne olabilir! Fakat işi sadece rastgele bir tercihe, gelişi güzel, hesapsız kitapsız, plansız programsız bir mecburiyete indirgemek çok doğru bir yaklaşım olmasa gerektir! Mekke’deki çaresizlik çare aramaya sevk etmiştir kısaca! Buna Medineliler’le yapılan ‘Akabe biatları’ diye bildiğimiz açılım/alt yapı çabalarını eklersek durum daha da netleşecektir. Tabi inananlar için en büyük çarenin/imkânın ‘iman olgusu’ olduğu/olması gerektiği gerçeği unutulmadan!

İlk zamanlar Medine’ye göç etmeyenlerin kınanmasını, mustaz’af kavramına yönelik Kur’anın bir atalet, bir pasiflik, çare aramaya koyulmayış anlamında ‘Niye göç etmediniz, Allah’ın arzı geniş değil miydi?’ kınayıcı uyarısını doğru okumamız gerekiyor.

Bugün nasıl sistemle uyum göstermeyenler, özellikle müslümanlar üzerinde de ‘havuç-sopa’ politikası münavebeli olarak, şartlara ve zemine göre taktiksel olarak uygulanıyor, ip bazen gerilip bazen gevşetiliyorsa, o gün sistemin elebaşı, seçkin elitleri de aynı politikayı uygulayarak, bugünkü haleflerinden geri kalmadıklarını göstermiş, onlara bu taktiği miras bırakmış oluyorlardı!

Ateşle barut, kurtla kuzu nasıl yan yana, iç içe olup kardeşçesine beraber yaşayamazlarsa, bunlardan daha net bir şekilde ‘şirk ile tevhid’ de bir arada yaşayamaz, birbirlerine müsamaha gösteremezler! Eğer bizim ve genel müslüman coğrafyaların bugünkü hali, genel geçer bir durum olsaydı, inanın, ne Hz. Peygamber ve beraberindekiler için ne de tarihin herhangi bir anında göç/hicret gündeme gelmezdi! Zira gerek kalmazdı, ne yardan ne serden vazgeçmeden, sakal bıyık ikilemine düşmeden, ahireti erteleyip unutarak, hak ile batıl bulamacında, ‘al gülüm ver gülüm’ geçinir giderdik! Münafıklık tavan yapar; ortada ne hak-hakikat kalırdı, ne de din-diyanet!

‘Kimin hicreti Allah ve rasülü için olursa onlara kavuşacak, kimin de hicreti mal ve kadın için olursa o da onlara kavuşacaktır!’ mealindeki hadis ne kadar baş tacı edilmeye, akıllardan çıkarmamaya, gözden ırak tutulmamaya muhtaç! Gözden ırak olan gönülden de ırak oluyor değil mi? Ya da namazda gözü olmayanın ezanda da kulağı olmuyor! Günahtan, isyandan, fıskı fücurdan, şirk ve cahiliyyeden, nifaktan aklen, kalben, zihnen hicret edip uzaklaşamayanlar elbette cismen de bu terki gerçekleştiremeyeceklerdir.

Ya gücünü yanlış takdir edip, Allah’ın gücüne gereği gibi güvenmemenin sonucu olarak ya mazeretlere sığınarak ya başkalarından bekleyerek ya kendinden aşağıda olanlara(!) bakıp rahatlayarak ya aldatıcının ve nefsinin iğvasına uyup Allah adına kandırılarak ya da ‘mehdi’ bekleyerek atalet ve meskenet içinde oyalanıp durmaktayız! En kötüsü de ne biliyor musunuz: Bunların farkında olanların bir fark oluşturamaması! Bildiği halde bilmeyenlerle aynı paralelde geçinip gitmeler! Teori ve mücerred bir iddianın yeterli olmayacağını savunan, olay ve olguların bilincinde olanların da bu bilinç seviyesini ispat edecek, yine iddiayı ispat sadedinde dört başı mamur bir örneklik sergileyememesi gerçekliği!

‘Bir nostalji, övünülüp geçilecek bir tarihi vakıa, tarihi etkilemiş takvime konu olmuş bir olgu’ tadında genelin geleneksel algısına eklemlenip gitmeler! Mesaj etkinlikleri! Olayın insanlığa şamil evrensel mesajından, imtihan olgusunun muradı ile ilgili gerekli anlamı, mesajı devşiremeyenler, bir iki mesaj atarak yasak/günah savmaktalar! ‘Onlar geçip gitti, siz onların yaptığından sorulmayacaksınız/ onların işledikleri onlara sizin işlediğiniz size..’ Kur’anî uyarıları, sanki hiç birimizi ilzam etmiyormuş gibi o övülesi mücadeleden, oturduğumuz yerden pay kapmak, nemalanmak kolaycılığındayız.

Kur’an’ın ‘Amaya zorluk yok, topala zorluk yok/ verecek bir şeyi olmadığından veremeyen Senin de teçhiz edecek bir şey bulamadıklarına kınama yok..’ mealindeki vurgularına yaslanıp beyan edecek ne kadar çok özrümüz varmış! Dahası gerçekten bahsedilenler gibi özürlüyüz herhalde! Bedenen bilmem amma zihnen/fikren/kalben özürlüolduğumuzu inkâr edecek durumda değiliz!

Şimdi Hikmet’in hikmetlice, Ali Şeriati’den yaptığı ve yazısının birinci paragrafına yerleştirdiği alıntıyı burada tekraren hatırlayarak ve hiç akıldan çıkarmadan, Allah’ın rızasına muvafık olmayan her türlü yanlıştan/günahtan önce zihnen/aklen/kalben ve akabinde davranış olarak hicret ederek ve nihayetinde doğru bilgilerden kaynaklanan doğruları en güzel biçimde adım adım, kararlılıkla örneklendirmek, şahitliğini yapmakla işe başlamaya ne dersiniz?

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal