Hakim paradigmanın ne olması gerektiğine karar vermek

Hakim paradigmanın ne olması gerektiğine karar vermek

Yüzleşelim kendimizle, çağdaştır diye yutturulmaya çalışılan ladini anlayış sahiplerinin karın gurultularını, vahyi çarpıtmaya çalışan bir takım insanın zaaflarını esas alıp Din asla sorgulanamaz, bunu da iyi bilelim..

Kendi adıma diyebilirim ki; İslami hassasiyet sahibi insanların çoğunlukta olduğu bir sosyal yapıda, Osmanlı’daki uygulamayla dini anlamda azınlık denilenlerle; bugün ise gayr-i islami inanç ve düşünce sahibi olarak bilinenlerle birlikte yaşama kurallarının neye göre belirlenmeye çalışılacağı hususunda bir kısmımızın kafası çok net değil. Net olanlar da Allahulalem çevre baskısından dolayı olsa gerek, kendilerini ifade etmekte zorlanıyorlar..

Bu gerçeklikler ışığında sorayım: Ama Müslüman olanların ama diğer din ve ideoloji mensuplarının, yaşam biçimlerini kendi değer yargılarının dışında şekillendirilmesinden memnun olmalarını bekleyebilir miyiz? Ortak değerler (neyse onlar), evrensel normlar (hangi ilkelerin neye göre baz alındığı tartışmalıdır) konusunda müttefik olabileceklerini düşünebilir miyiz?

 

Doğrudur ve zaten bütün Müslümanların da bilgisi dahilindedir ki; Hz. Muhammed’in mücadelesi, kaderci anlayışın dikte etiği gibi önceden belirlenmiş değildir; yani peygamberlerin birer robot, birer kukla, birer postacı olmadığı gerçeğinden hareketle söylersek bir ön kurgunun, yazılmış bir senaryonun eseri olarak tezahür etmemiştir.

Daha da açarsak, Hz. Peygamber hayatı, eşyayı insan fıtratında mündemiç olan öz değerlerle okumayı başarmış ve bu okumayı “Hira”sında uzun soluklu bir tefekkürle daha bir anlamlandırmış ve akabinde hak edilen vahyi uyarılar eşliğinde içinde yaşadığı toplumun bilinçlenmesine vesile olmuştur..

Medine bağlamında öncesi olmakla beraber, Mekke’nin fethinden sonra devlet anlamında bir yönetim biçimini, hiyerarşisini, uyulması gereken kuralları istişari anlamda yürürlüğe koymuş, sonraki nesle de içselleştirsinler ve uygulasınlar diye en hakikisinden bir örneklik miras bırakmıştır.

Ki peygamberi peygamber yapan olgulardan biri de zaten budur..

 

Hal böyleyken yine sorayım; sonraki nesil Müslümanlar, bir toplum yapılanması söz konusu olduğunda vahyi istikamette gelişen Hz. Muhammed’in rol modelliğini, toplum yönetme anlayışını, örnekliğini görmezden gelebilirler mi? Toplumu yönlendirecek kanun ve yasalarda İslam inancının etkilerinin olmamasını bekleyebilir miyiz, isteyebilir miyiz böyle bir şey, böyle bir kabul İslam inancıyla bağdaşabilir mi, Müslümanlığımız tartışılabilir olmaz mı?.

 

Aslında bütün mesele, bu gibi konularda neyin ölçü alınacağı ve nasıl karar verileceğidir, karar vermede etken faktörlerin neler olduğunun bilincine varılmasıdır.. Kabul edelim ki hiç bir insan, olayları ne ideolojisinden ne de inandığı Dinden bağımsız değerlendiremez; dolayısıyla kendisini yönetecek iktidarın, hakim paradigmanın hep kendi kabulleri istikametinde olmasını ister.. Nitekim, insan tabiatı yani bireysel ve toplumsal psikoloji alanında yapılan araştırmalar da bu tespiti teyit eder mahiyettedir. Böylesi bir durumda yapılması gereken de önce en olanca gücümüzle Müslümanlığımız ekseninde tarafımızı belirlemek ve sonra yine vahyi ilkeler eşliğinde sahihliğine kani olunan düşünceleri paylaşmak; insanları vahye rağmen olan algılarından dolayı uyarmak; hâkim paradigmanın İslam dini ve hukuku çerçevesince belirlenmesinin elzem olduğuna en güzel üslupla inandırmak; aksi halde Müslümanlık iddiamızın tartışılır olduğu gerçeğini hatırlatmaktan başka bir şey değildir; ki “Ne yani, yeryüzünde Allah adına otorite mi ihdas edeceksiniz?” gibi aslında beşeri otoritelerin gayr-i meşruluğunun itirafı sadedinde dile getirilen eleştiriler karşısında da yılmadan..

 

Üzülerek söyleyelim ki ladini mantalite ile yoğrulmuş mevcut paradigmanın, istenilen özgürlükler noktasında gerilimi azaltmasının akabinde sahih İslam düşüncesinden; yani Kur’ani, tevhidi dünya görüşünden, İslami ilke ve prensiplerden, Hz. Muhammed’in ve yol arkadaşlarının sahih örnekliğinden, sonraki nesil mücadele adamlarından bahsetmek ve yaşanabilir bir hayatın ancak bu kabuller üzerinden inşa edilmesi gerektiği tezini savunmak bilhassa bir kısım Müslümanları artık sıkmaya başlamış; bu konularda ısrarcı olanları da çağı anlamayıp gerisinde kalmakla, realiteyi okuyamamakla, İslam’ın tebliğ fonksiyonunu sürekli gerilim üzerinden ifa etmekle itham eder olmuşlardır..

 

Böyle diyenlerce geliştirilen ortak tepki genel anlamda şudur: “Daha ne istiyorsunuz? Özgürlükler fazla mı geldi de güya İslam düşüncesi merkezli ama aslında bireylerin otoritesiyle inşa edilmiş teokratik, totaliter, baskıcı ve yasakçı, dış dünyaya kapalı bir topluma davetiye çıkarıyorsunuz?

İşte size hazır fırsat! Şikâyet edilip durulan askeri ve hukuki vesayet, beğenmediğiniz yönetim biçimlerince ve liberalizm gibi özgürlükçü söylem sahiplerinin desteğiyle tarihe gömülmüştür. Müslümanlar artık mecliste olsun, bürokrasinin en üst kademelerinde ve hatta “yeşil” olma baskısı bertaraf edilmiş sermaye kazanımı konusunda dahi söz sahibi olmuşlardır.. Ve yıllardır başörtülü öğrencilere kan kusturan üniversitelerde birkaçı hariç başörtüsü yasağı kalkmış, böylelikle okuma özgürlüğü kazanılmıştır; hatta yer yer başörtülü çalışma hususunda imkanlar bile sağlanmıştır..

Gelinen nokta buyken bıraksınlar Müslümanlar süreçten komplocu düşünceler bağlamında olumsuzluk üretmeyi de kendilerine altın tepsiyle sunulan özgürlüklerin tadına çıkarmaya baksınlar. Öte yandan, yıllardır tefsirdir, mealdir okuduk; İslam hukuku, İslam fıkhı gibi teknik konularda tartışıp durduk da ne oldu? Kime ne faydamız dokundu? Sözü eyleme geçirme zamanı hala gelmedi mi? Biz atalet içinde yaşayıp giderken Başbakan ve etrafındaki Müslümanlar taşın altına ellerini soktular, yıllardır mazlum durumda olan Müslümanların gasp edilmiş haklarını bir bir geri aldılar. Peki, biz ne yaptık? Hariçten gazel okuduk. İslam düşüncesini kendi tekelimize aldık ve insanların kabulleri üzerinden ahkâm kestik. Bu çerçevede söylersek Demokrasi niye kötü olsun, özgür ortamlardan ne diye şikâyet edelim? Laiklik, Demokrasi, liberalizm gibi kavramların niye kabahati olsun ki? Hem Dinde zorlama yoktur diyen Kur’an’ın kendisi değil midir? Varsa başka bir alternatifiniz, siz koyun ortaya! Arap cahiliyyesinin bir uygulaması olan hilafeti mi, sonraki süreçte Emeviler ile birlikte gelişen saltanatı mı, Osmanlı’yı mı önümüze koyacaksınız? Hangi biri İslam’ın referans verdiklerinden? Bu anlamda hiçbir şey üretemiyorsunuz, bari yaşanan bu olumlu sürece engel olmayın!“..

 

Son zamanlarda dilimizden düşmeyen özgürlükler bağlamında haklı gibi görünen ve çoktandır söze ve yazıya dökülerek çoğu insanımızı cezbeden bu tepkilerden de anlaşılacağı gibi, bireysel kabuller noktasında Müslüman olunduğu ve Hz. peygamber örnekliğinden ilham alındığı söylenmesine rağmen, sosyal ve siyasal anlamda, ekonomik işleyişte ve anayasa özelinde hakim paradigmanın laik, demokratik ve liberal düşünceler ekseninde oluşması içselleştirilmiş; dolaylı olarak da İslam düşüncesinin ve tabii ki bu istikamette iddia sahibi olan Müslümanların toplumları yönetmede keyfiyeti haiz olmadıkları inancı işlenmeye başlanmıştır ve ne yazık ki şekil (A) da görüldüğü gibi başarılı da olunmuştur..

 

Açıkçası bu tür yaklaşımlar bize göre kabul edilebilir değildir.. Her fırsatta söylendiği gibi, kimsenin yasaklar sürsün, baskılar devam etsin, insanlara zulmedilsin dediği yokken ve yıllardır bu gibi şeylerin gayr-i insani ve gayr-i İslami olduğu söylenip durulurken, toplumların uyması gereken kurallar bütününün Kur’an’dan mülhem inşa edilmesi gerektiğine inananlara ve bu kabullerini yine inancının kendisine vazife kılması hasebiyle başkalarıyla paylaşanlara karşı böyle bir tepkinin dile getirilmesi manidardır, üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gerekmektedir..

 

Dikkat edilirse, Kur’an başucu kitabımızdır, elhamdülillah müslümanız deniliyorken, hem sahih geleneğimizin güvensizlik bağlamında altı oyulmakta; hem de kuralları vahyi ilkeler ışığında belirlenmiş bir toplumda yaşamanın hayalini kuran diğer müslümanlar teokrasiyi, şeriatı ikame ve tahkim ederler korkusuyla baştan mahkum edilmektedirler..

 

Şunu ifade edelim ki şeytani özellikleri kendi bedenlerinde içselleştirilmiş insanların Allah’a rağmen otorite kurma iddialarını; yani arzu ve heveslerinin formülasyonu olan paradigmalarını allayıp pullayıp insanlara altın tepsilerde sunmalarını tabiatlarının gereğidir diye belki anlayabiliriz; ama Müslümanların, sanki kendi dinlerinde ve tabi olunduğu söylenen Hz. Muhammed örnekliğinde bir nakısa varmış gibi, bu paradigmalara mal bulmuş mağribi cinsinden sarılıp İslamlaştırmalarını ve dahi içselleştirmelerini anlamamız asla kat’a mümkün değildir..

 

Öte yandan içe kritik bakış yaparsak, kendi tarihimiz elbette ki masum değildir, İlk halifeden bu yana gelişen siyasi çatışmalar sebebiyle insanların kanına girildiği, inançları sebebiyle baskı altında tutuldukları tabii ki bir realitedir.. Yani tüm okumalardan da anlaşılacağı üzre; Kur’an yer yer iktidarların ve bazı aklı evvellerin arzusu istikametinde yorumlanmış ve dolayısıyla türlü fırka ve mezheplerin, tasavvufi disiplinlerin, felsefi akımların vs. ortaya çıkmasına sebep olunmuştur, doğrudur; ama şu gerçekliği görmezden gelirsek vakıaya karşı haksızlık yapmış olmaz mıyız?

Bugün elimizde olan Kur’an ve ondan mülhem varlığına inandığımız sahih gelenek bize hangi yolla miras kalmıştır ki kalkıp tüm tarihimizi mahkûm ediyor ve batı aydınlanmasının kendi varlığını meşrulaştırma sadedinde oryantalist merkezli geliştirdiği İslam düşünce tarihine yönelik eleştirilerinden dolayı komplekse kapılıp duruyoruz?

 

Yüzleşelim kendimizle, çağdaştır diye yutturulmaya çalışılan ladini anlayış sahiplerinin karın gurultularını, vahyi çarpıtmaya çalışan bir takım insanın zaaflarını esas alıp Din asla sorgulanamaz, bunu da iyi bilelim..

İşte Kur’an, işte Hz. Muhammed örnekliği; tüm kavramlarıyla, tüm gerçekliğiyle önümüzdeler; bize sadece aslımıza rücu etmek, tevarüsen gelmiş özgün kültürü sahiplenip sadece bugüne taşımak ve yaşamak ve yaşatılması için de mücadele etmek düşüyor..

Dolayısıyla Müslümanlar artık neyi kaynak olarak görecekler, hangi liderin örnekliği ışığında yaşam tarzlarını belirleyecekler, hangi paradigma ekseninde kendilerini tanımlayacaklar, acilen buna karar vermeliler; iman hakikatleri, sosyal ve siyasal görünürlükleri sulandırılmaya gelmez çünkü..

Yaşadığımız zaman itibariyle söylersek sulandıranlar var elbette ama onlara da tavsiyemiz vakit çok geçmeden ve henüz akşam yatıp sabah kalkabiliyorken derhal asıllarına dönmeleridir..

Onlar da iyi biliyorlar ki Rabbimiz merhamet sahidir, bağışlayıcıdır; yeter ki biz vahyin rağmına olan inanç ve eylemlerde ısrarcı olmayalım..

Vesselam..

İktibas dergisi ekim sayısında yayımlanmıştır…

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal