Seçimimi yap(mış)tım

Seçimimi yap(mış)tım

Demokrasiye ya karşısınızdır ya da taraftar! Biraz ondan biraz bundan yok! Köprüyü geçene kadar da yok!

Daha önce aynı konu ile ilgili bir iki yazı yazmış birisi olarak, tekrar aynı konuyu yazmanın sıkıntısını yaşıyorum desem ne dersiniz? Şunun da farkındayım ki yazıyı okuyan her iki kitleden özellikle ikinci kesimin -oy vermeyi en azından bir arayış(!) olarak görenler- daha fazla sıkıldığını tahmin etmek zor olamasa gerek! Ve bu tür yazıların son olmasını temenni ediyorum!

Çok şükür ki oy’umun rengi hep belli idi! Yine aynı oy rengime sahip çıkarak seçimimi/tercihimi tekraren gözden geçirip, tercihimi aynen yineledim! Bugün itibariyle de oy’umun arkasındayım ve bu tercihimden ötürü gönül rahatlığı içindeyim! Aklımın ve gönlümün sesini dinleyip bu oy tercihim sebebiyle hiç pişmanlık duymadım, duymuyorum! Rabbime de şükrediyorum, akılım ve ayağımı (elimi) sabit kıldığı için! Çeldiriciler kafamı karıştırmadı değil! ‘Acaba!’ diye düşünmedim de değil! Keza, ‘Demokrasiye karşıyım diyorsun, onun nimetlerinden(!)/imkânlarından yararlanıyorsun!’, ‘İnsanlar kaçmak zorunda kaldıklarında niçin batıya giderler de doğuya gitmezler!’ tarzında, özrü kabahatinden büyük sıkıştırmalara muhatap kılındığımda tefekkür ameliyesinden sonra tercihimin haklılığını bir kez daha tadmanın, ama aynı atmosferi paylaştığımız çevremiz adına da üzüldüğümün, sevincimin tadının kaçmasının karmaşasını yaşıyorum! Ne acıdır ki bir yaptırımımız yok, ‘uyarı’dan başka ve ilahi yaptırımı hatırlatmaktan başka! Bu arada kelimeleri seçerken yanlışa düşmek istemiyor, yanlış anlaşılmaktan da korkuyor, mefhumu muhalifle söylemek istediklerimin yanlış yerlere çekilme endişesi de taşıyorum!

Biz tercihimizi Allah’ın taraftarı olmaktan yana, O’nun rengini almaktan yana kullandık! Reyimizi O’na verdik! Hayatı O’nun boyası ile anlamlandırmayı seçtik! Bunun dışındaki her rengi, boyayı, hizbi, ideolojiyi griliğine veya siyahlığına bakmadan reddettik! Beyaza yakın tonların, daha bir sakınılması gereken şeytani tuzak olduğunu da bilerek! (Yine kimse, lütfen, söylediklerimizi tersinden yorumlayarak, meseleyi itikadi boyuta havale ettiğimizi vehmedip, süpürge elimizde ne varsa süpürdüğümüzü düşünmesin!) Neticede herkes kendi hesabını kendisi verecek!

Demokrasiye ya karşısınızdır ya da taraftar! Biraz ondan biraz bundan yok! Köprüyü geçene kadar da yok! Bu sistemlerin içinde yer alıyor olmak, itirazların bir çeşidine göre de ‘Madem sen ne yapıyorsun, bu seçimin işin kolayı değil mi?’ çapraz sorusuna muhatap olup farklı her ne ise beklenilen onlara göre yapmıyor olmak(!), eklemlenmemizi, oy ile oy’una gelmemizi, demokrasi ağacına kabın adı ve şekli ne olursa olsun su taşımamızı, daha kötüsü ve ötesi tecavüzcümüze/cellâdımıza âşık olmamızı mı gerektirir! Hadi aşıklık yok, eklemlenmek yok, ‘Alsınlar bir oyumuzu bizim için iyileştirmeler(!) yapsınlar!’ yaklaşımı  nasıl bir tarzı siyasettir?! Dahası bu bir tarzı siyaset midir?!

Sistem bize ne teklif ediyor, ne bekliyor, nasıl bir kulluk istiyor, ne vadediyor?! Halkın egemenliği, seçimler, demokrasi, çoğunluk/çoğulculuk ne anlama geliyor?! Bunun yanında Rabbimiz ne teklif ediyor, nasıl bir kulluk istiyor, ne vaat ediyor! Kulların, kulluk istediklerine vaatlerinden kaçıncı kez caydıklarını, sözlerini tutmadıklarını, ulufelerini bile lütuf saydıklarını nasıl gör(e)meyiz?! Allah ise vadinden asla dönmez! Ve O’nun vadettikleri (azabı da) mukayese bile kabul etmez!

Hani ‘Başörtülü aday yoksa oy da yok!’ diyenler, yüzde elli oyla her iki kişiden birinin taraf olduğu belli olduğuna göre; nasıl bir söz vermiştiniz, neye tav oldunuz, oy’un mu oynuyordunuz?!

Bu çoğunluk ne ifade ediyor?! Rabbimizin Nasr sûresinde belirttiği ‘fevc fevc yönelme’ bu olmasa gerektir; Nasıreddin Hoca’nın ‘Kedi buysa ciğer nerede, ciğer buysa kedi nerede?!’ darbı meselinde olduğu gibi!

Ya da –teşbihte hata olmasın- Rum sûresindeki gibi, kendimize, misyonumuza, değerlerimize, kaynağımıza bakmadan daha hâlâ ehli kitap tercihinde mi bulunuyoruz, putperest taifeye rağmen?!

Maalesef biz bu yollarda beraber yürümüyor, asla beraber ıslanmıyoruz! Kimimize sevdanın yolları, kimimize kurşunlar! Bu yol, yol değil! Bu yordamımız/yöntemimiz de doğru tavır değil! Yolumuzu bulmak, yöntemimizi doğru tespit etmek adına daha çok yürümemiz, ıslanmamız gerektiği aşikârdır! Bu, bu saatten sonra, hâlâ deneme yanılma ile başarılabilecek bir durum değildir, daha çok fırın ekmek yememiz gerektiğinin doğru olması gerçeğine rağmen!

Yunus peygamber kıssasını bir kez daha tefekküren, tezekküren okumamız gerekiyor! O, nihayetinde karanlıklarından kurtulabilmişti, sonraki süreci doğru işleterek! Ya bizler! Kendi duvarlarımızı kendimiz örüyor, kendi karanlıklarımızı kendimiz seçiyor, sonra da şikâyet ediyoruz! Şikâyet merciimizi, şikâyetlerimizi tekraren gözden geçirmeli, özümüze dönmeliyiz!

Tercihlerimizden bireysel hesaba çekilecek olsak da bu dünyadaki tercihlerimizin sonucunda ulaşacağımız değişim, ‘Ben’ değil, ‘Biz’ diliyle ve eliyle gerçekleşebilecek olgudur! Ulaşılır, ulaşılmaz ayrı! Biz süreci doğru işletip liyakatli bir birliktelik oluşturmak zorundayız; bunun çabasını vermek, endişesini taşımak durumundayız en azından!

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal