Şefaat nedir?

Şefaat nedir?

Şe-fe-a kelimesi sözlükte, bir şeyi bir şeye ilave etmek, eklemek, katmak anlamına gelmektedir. Bir iş adamı, kendisine bir ortak edindiği zaman, “onu ortak edindim” demek için ‘şefea’ fiilini kullanır. Birine şefaat eden, şefaat ettiği kimseyi kendisine yaklaştırmak suretiyle, sanki onu kendine ortak edinmiş gibi olur. İkinci anlamı, büyük bir makama iltimasçı ve aracı ile müracaat

Şe-fe-a kelimesi sözlükte, bir şeyi bir şeye ilave etmek, eklemek, katmak anlamına gelmektedir. Bir iş adamı, kendisine bir ortak edindiği zaman, “onu ortak edindim” demek için ‘şefea’ fiilini kullanır.

Birine şefaat eden, şefaat ettiği kimseyi kendisine yaklaştırmak suretiyle, sanki onu kendine ortak edinmiş gibi olur. İkinci anlamı, büyük bir makama iltimasçı ve aracı ile müracaat ederek bir talepte bulunmak, yardım istemektir. Bu anlamda “şe-fe-a” “ta-le-be” ile anlamdaştır. Şefea fiilinin üçüncü anlamı, teki çift yapmaktır. eş-Şef’u, çift demektir. Ezanın sözlerini ikişer defa söylemeye şef’ yapmak (en-yeşfe’a) denir. eş-Şefî’u ve eş-şâfi’u, şefaat eden anlamına geldiği gibi, çift anlamına da gelir, çoğulu şufeâ’dır. Şefea fiilinin dördüncü anlamı, bir işte birinin öncelik hakkının olması anlamını ifade eder. Şefea bir de, bir işe ön ayak olmak, çığır açmak anlamına gelir. Nisa suresinin 85. ayeti ve bu ayetin tefsiri mahiyetindeki “Kim bir hayırlı davranış tarzı [sünnet] ihdas ederse onun ve onunla amel edenlerin sevabını alır; kim de kötü bir davranış tarzı [sünnet] ihdas ederse onun ve onunla amel edenlerin günahını alır” hadisi, bu anlamı ifade etmektedir.

Şefaat isteyen kişiye şefî’; şefaat işinde aracılık edene şâfî; bir kimseye, şefaat etmesi için başvuruda bulunmaya istişfâ’; şefaat başvurusunu kabul edene müşeffi’u; şefaat başvurusu kabul edilen kişiye ise müşeffe’u denir.

Şefaat kavramı ahirete ait bir beklentiyi ifade etmekle beraber, dünya hayatında her hangi bir insanın, zor bir işini kolaylaştırmak isteği için araya adamlar koymak anlamında da kullanılmaktadır.

Şefaat, bir başkasına aracılık etmektir.

Bir kimsenin işini görmek, onu cezadan kurtarmak veya bir mevki kazandırmak için, yetkili birinin yanında aracı olmaya, darda kalmışa yardım etmeye şefaat denir. Öz olarak şefaat, bir faydanın temini ya da bir şerrin def’i için yetkili bir merci katında, ihtiyaç sahibi adına aracılık (tavassut) etmektir. Şefaatte, bir makam sahibine, bir kimsenin dileğini kabul etmesi ya da suçunu affetmesi için, o makam sahibine daha yakın olan bir şahsı aracı (vâsıta – vesîle) yapmak esastır.

Geleneksel dinî inanışa göre Peygamber (a.s), bazı insanların hiç hesap sorulmadan cennete girmeleri, bazılarının, cehennemi hak ettikleri halde af edilmeleri; kiminin, cezasını tamamlamadan cehennemden çıkması, kiminin, cennette daha yüksek dereceler elde etmesi, bir diğer kesimin ise, Allah katında daha üstün mevkiler kazanmaları için şefaat edecektir. Şefaat deyince anlaşılması gereken budur.

Geleneksel hadis uleması, şefaati beş kategoride açıklamıştır.

Buna göre birincisi, Peygamberimiz Muhammed (a.s)’a mahsus olan, kapsamlı şefaattir. Mahşer gününde bütün insanlar sığınacak bir makam arayacaklar, en sonunda Muhammed (a.s)’a sığınacaklar. O da, ümmetine şefaat edecektir. Buna büyük şefaat (eş-şefa’atu’l-uzmâ) denmekte ve başka hiçbir bir peygambere ait olmayıp, sadece Peygamberimize mahsustur ve bütün yaratılmışları kapsayıcıdır. İkincisi, herhangi bir topluluğun, hesap sorulmaksızın cennete girdirilmesi şeklindeki şefaattir. Bu da sadece Hz. Muhammed’e tahsis edilmektedir. Üçüncü olarak, cehennem azabını hak etmiş bir topluluğa yapılacağı ileri sürülen şefaattir. Dördüncüsü, cehenneme girmiş bir günahkârı kurtaracak olan şefaattir. Beşincisi, cennet ehlinin derecelerini yükseltecek olan şefaattir. Bu beş kategorinin şerh döneminde ona çıkartılarak genişletildiğini görüyoruz. Buna göre, Muhammed ümmetinden -tevhid ehli olduğu halde- günahkâr olup, cehennemi hak eden kimselere hem Muhammed hem de Allah’ın dilediği kimseler şefaat edecektir. “Cehenneme giren günahkârlar”a da, hem Muhammed (a.s)ın, hem diğer peygamberlerin, hem meleklerin ve hem de başka bazı mü’minlerin şefaat edeceğine inanılmaktadır. Telakkiye göre, cehenneme girmiş bazı insanlar, şefaatle cehennemden çıkarılacaklar. Hz. Muhammed’in yanı sıra, diğer peygamberler, melekler, âlimler ve şehidler böyle bir şefaate yetkilidirler. On şefaat kategorisinden birisini, Medinelilere yapılacak şefaat, diğerini de, Peygamberin kabrini ziyaret eden ve ona çokça salâvat okuyan kimselere yapılacak şefaat oluşturmaktadır.

İsra suresinin 79. ayetinde zikredilen ‘makamen mahmûd’ terimi Peygamber’e verilecek şefaat makamı olarak yorumlanmış ve bu terim üzerine büyükçe bir söylem bina edilmiş ve ‘hamd bayrağı’ (livau’l-hamd) gibi bir takım yeni kavramlar ihdas edilmiştir. Hâlbuki zikredilen ayette Peygamber’e verilecek bir şefaat makamından değil, Allah’ın ona lütfedeceği bir makamdan bahsedilmektedir.

Bazı hadis âlimlerine göre Hâtemü’l-Enbiya’nın mahşerdeki büyük şefaatinden başka, her peygamber Cenab-ı Hak tarafından kendi ümmeti hakkında şefaate me’zun edilecektir. Hatta peygamberlerden başka şehidler ve evliyâ da şefaate me’zun edileceklerdir.

Akaid ve kelam kitaplarında da şefaat ‘hak’ olarak kabul görmüştür.

Mesela İmam Ebu Hanife’ye nisbet edilen el-Fıkhu’l-Ekber risalesinde şöyle denmektedir: “Peygamberler (sa)in (umumi) şefaati hak olduğu gibi bizim peygamberimiz (sav)in cezaya hak kazanmış günahkâr mü’minlere, (hele) onlardan büyük günah işleyenlere şefaat buyurması hak ve sabittir.” El-Fıkhu’l-Ekber’in şarihi Aliyyül Kari, şerh ettiği risaleye bir nebze katkı olsun dercesine, Peygamber (a.s) yanında, diğer Peygamberleri ve melekleri, hatta velileri, âlimleri, şehidleri, fakirleri ve belalara karşı sabreden mü’minlerin ölmüş küçük çocuklarını da şefaat etmeye yetkili kimseler listesine eklemiştir.

Ehli Sünnet akaidini yazanlardan biri olan Pezdevî (ö. 1089), resullerin, nebilerin ve âlimlerin, büyük günahları işlemiş olanlara ateşe atılmadan önce şefaat edeceklerini ileri sürmektedir. Böylece o kişiler, ateşten muaf tutulup cennete girdirileceklerdir! Ateşe atılmış olanlar varsa için de şefaat geçerlidir, bu takdirde Allah büyük günah sahiplerini cehennemden çıkarıp cennetine koyacaktır! Bu konuda Hz. Peygamber’den birtakım hadisler rivayet edilmektedir… İmam Birgivî (ö. H. 981), Bakara suresinin 255. ayetine istinaden, “Peygamberler ve seçkin insanlar için” şefaat etme yetkisinin sabit olduğunu iddia etmektedir.

Tasavvuf ehli nazarında şefaatin daha büyük bir kabul göreceğini tahmin etmek zor değildir.

İmam Gazalî’ye (ö. 1111) göre mü’minlerden bir kısım insan cehenneme girmeyi hak ettiği vakit, bu gibiler hakkında Allahu Teâlâ, fazlu keremiyle “peygamberlerin, sıddîkların, ulemâ ve sâlihlerin ve kendi katında manevi değeri olan her zatın” şefaatini kabul edecektir. Ayrıca zikri geçen kişiler kendi ailelerine, yakınlarına, dostlarına, aşina oldukları kimselere şefaat edeceklerdir. Gazalî, Allahu Teâlâ’nın, kerametini kulları arasında gizlediğine inanmakta, dolayısıyla uyarmaktadır: “Belki de senin hakir gördüğün kimse Allah katında üstün mevkie sahiptir. Hiç olmazsa onların şefaatine nail olmağa haris ol ve ona göre çalış.”

Tasavvuf kitaplarında Abdülkadir Geylanî’nin nasıl şefaat edeceği şu şekilde anlatılmaktadır: “O şöyle derdi: Müridim iyi olmadığı zaman, ben iyiyimdir. Rabbimin izzeti hakkıçün, ben şarkta bulunduğum halde, elim devamlı olarak garptaki müridimin başı üstündedir. Eğer, onun bir ayıbını sezersem, doğudan elimi uzatır ve onu örterim. Rabbimin izzetiyçün, kıyamet gününde benim bütün müritlerim geçinceye kadar cehennemin kapısında duracağım. Zira Allahu Teâlâ müritlerimden hiç birisini ateşe koymayacağına dair bana söz verdi. Her kim bana intisap ederse, onu kabul eder ve ona yönelirim. Kabirde hiçbir müridimi korkutmamaları için Münker ve Nekir meleklerini yakaladım.” Bu sözler her kime ait olursa olsun, tam bir tuğyanı ifade etmekte ve Allah’a ortaklar tahayyül edildiğini göstermektedir.

Said Nursi, küçüklüğünde kaybolan bazı eşyalarını ararken Geylanî adını andığında hemencecik bulduğundan bahsetmektedir. Yani Geylani adını tevessül etmektedir. Hâlbuki İslam’ın en tartışma götürmez iman esaslarından biri, Allah’la kul arasında kimsenin girdirilmeyeceği ve Allah’a dua etmek için herhangi bir zatın aracı yapılmasının kesin bir şirk olduğudur.

Süleyman Uludağ’ın şu sözleri tasavvuf felsefesinin şefaat anlayışını ortaya koymaktadır: “Buna ilaveten sufiler ve tarikat ehli ölülerin, yatırların, ermişlerin, türbelerde gömülü olan velilerin ruhlarının, sağ insanlara şefaatçı olacaklarına ve bunların Allah’a nazlarının geçtiğine inanırlar. Bu anlamdaki şefaat onlara özgüdür ve genellikle şefaat deyince de bu anlaşılır. Bunun için türbelere ve yatırlara gidilir, oralara adaklar adanır, kurbanlar kesilir, paralar atılır, çaputlar bağlanır, dua edilir, namaz kılınır. Böylece buralarda gömülü olup Allah’ın sevgili kulları ve yakın dostları olduklarına inanılan ölülerin ruhlarının Allah katında şefaatçı (aracı) olmaları istenir. Özellikle tarikat şeyhlerinden, gavslardan, kutuplardan şefaat istenir ve bu şefaatin pek çok müşkil meseleyi çözdüğü kabul edilir.”

“Allah’a nazlarının geçtiğine inanılan zatlar” telakkisinin, Nuh kavminin Ved, Suğa, Yeus, Yeuk, Nesr ve Mekke toplumunun Lat, Menat, Hubel ve Uzza gibi ilahlar zımnında oluşturdukları ‘evliya’, ‘ermiş’ kültünden farklı olduğunu düşünmek için hiçbir sebep bulunmamaktadır.

‘Şefaat’ bir Kur’an terimi olmakla beraber, şefaatin dünya hayatında, güzel bir işe öncülük etmek anlamına geldiğini bildiren ayetin (4/Nisa, 85) dışında bu terimin Kur’an’da hiçbir olumlu anlamı yoktur. Kur’an’da yirmi beş ayette(1) şefaat kelimesi bir biçimde kullanılmıştır ama tamamında müşriklerin bir inancı olarak atıf konusu olmuş ve kökten reddedilmiştir.

Şefaat kelimesinin değişik türevleriyle kullanıldığı ayetlerin genel olarak üç özelliğinden bahsetmek mümkündür. Birincisi, şefaatin ahiret bağlamında zikredilmiş olmasıdır. Bir başka deyişle şefaat tamamen uhrevi bir meseledir. İkincisi, şefaat müşriklerin bir inancı olarak zikredilmiştir. Yani şefaat, müşriklerin bir inancı ve beklentisidir; öte dünyaya ait bir tasavvurlarıdır. Kur’an’da bu meyanda bahis konusu edilmektedir. Üçüncü olarak ise, genelde bir müşrik akidesi olarak ele alınmasına rağmen sadece bir ayette (2/Bakara, 254) bizzat müminler muhatap alınarak şefaat müessesesine güvenmemeleri hususunda uyarılmışlardır. Bu ayeti, En’am suresinin 51. ayeti ile şefaat kelimesi kullanılmaksızın, alış-veriş (bey’) ve dostluk (hılale) kelimeleri ile aynı mesajın verildiği İbrahim suresinin 31. ayeti desteklemiştir.

Bazı ayetlerden Mekke müşriklerinin melekleri (53/Necm, 26; 21/Enbiya, 28);  bazılarından ilahlarını (43/Zuhruf, 86; 19/Meryem, 87; 20/Taha, 109; 34/Sebe, 23; 36/Yasin, 23; 26/Şuara, 100; 10/Yunus, 18; 6/En’am, 94; 30/Rum, 13) şefaatçiler olarak tasavvur ettikleri anlaşılmaktadır. Bazı ayetler “hiç kimse” kaydını düşerek, melek veya insan kim olursa olsun, bütün şefaat beklentilerini reddetmektedir. (10/Yunus, 3). Bazı ayetler “Allah’ın izni olmadığı halde kimmiş O’nun katında şefaat edecek olan?” mealinde yine mutlak surette olumsuzlayıcı bir dille (2/Bakara, 255) şefaati reddetmektedir. Bazı ayetlerde ise, müşrik Arapların dışında, ehli kitap bir toplum zımnında şefaat reddedilmekte ve bir insanı cehennem azabından kurtaracak olanın şefaat değil, eldeki mallardan infak etmek olduğu açıklanmaktadır. (2/Bakara, 48, 123). Bir ayette ise doğrudan Muhammed ümmeti (müminler) muhatap alınarak, kendisinde alış-veriş (günahla sevap takası), dostluk (torpil/kayırmacılık) ve şefaatin olmadığı gün gelmeden önce Allah’ın verdiği rızıklardan harcamaları kesin bir dille salık verilmektedir. (2/Bakara, 254).

Bazı ayetlerdeki, “Allah’ın izin verdikleri hariç” gibi bir söz dizimi ile tercüme edilen kısımlar, Allahın herhangi bir kişi ya da zümreye şefaat yetkisi vereceğini değil, tam tersine Allah’ın hiç kimseye böyle bir yetki vermediğini, dolayısıyla müşriklerin boş yere hevese kapılmamaları gerektiğini çarpıcı bir üslupla anlatan Kur’an ifadeleridir. Bunun en büyük kanıtı yine Kur’an’ın kendisidir. Her meselede olduğu gibi bu hususta da Kur’an bütünlüğü en büyük destekçimizdir. Şefaat konusunun zikredildiği ayetlerden gerçek mesajı bir türlü alamayanlar(!), kafalarındaki karışıklığı bir de Kur’an bütünlüğü ile düzeltmeyi denemelidirler. Fatiha’dan Nâs suresine kadar bütün Kur’an ayetleri şefaati, aracılığı, tevessülü, birilerini Allah’la kullar arasına girdirmeyi, herhangi bir insana Allah katında söz sahibi olma payesini vermeyi reddederler.

Kur’an Zümer suresinin 43 ve 44. ayetleriyle şefaat meselesine son noktayı koymakta, bu husustaki bütün tartışmaları bitirmekte ve şefaatin bütünüyle, tamamen Allah’a ait olduğunu kesin bir dille karara bağlanmakta, adeta mesele bir daha açılmaya elverişli olmamak üzere kapatılmaktadır.

Şefaati konu edinen ayetlerde çoğunlukla şefaat beklentisi olan varlıklardan hiçbirinin böyle bir yetkisinin olmadığı açıkça vurgulanırken, eş zamanlı olarak mülkün Allah’a ait olduğunun vurgulanması çok önemli ve dikkat çekicidir. Bunun anlamı şudur: nasıl ki mülkün tamamı Allah’a aitse, şefaat de öylece tamamen Allah’a aittir. Nasıl ki mülkün hiçbir ortağı yoksa,  Allah mülkünde hiç kimseyi kendisine ortak edinmemişse, buna ihtiyacı yoksa, Allah’ın dışında hiç kimsenin mülkten kıl kadar bile bir pay sahibi olması mümkün değilse, herhangi bir varlığın şefaatte bir pay sahibi olması da öylece imkan dışıdır. Allah’ın dışında hiçbir varlık hurmanın içindeki lif kadar bile bir şey yaratamaz.

İlah sanılan o ölümlü varlıklar, bir sineği bile yaratamazlar; sinek kendilerinden bir şey alsa kaçırsa, onu dahi kendilerinden def etmekten acizdirler. Yani talep eden aciz, talep edilen de acizdir! (22/Hac, 73). İşte tıpkı bunun gibi, adı, sıfatı, statüsü, mahiyeti, cinsiyeti v.b. ne olursa olsun ilah yerine konulan ve dolayısıyla şefaatine bel bağlanan hiçbir varlık, kendisine umut bağlayanlara hiçbir fayda veremeyecektir. Bunlar aciz varlıklardır, kendilerine umut bağlayanlar onlardan daha da acizdirler.

Kur’an sadece şefaat kavramıyla değil, bir bütün halinde, içerdiği tevhid akidesiyle şefaat inanışını kökten reddeder.

Şefaat beklentisi, bir Peygamber bile olsa, Allah’a ortak yapmak; Allahın otoritesine, affetme yetkisine yeni şerikler ihdas etmek anlamına gelecektir. Oysa Kur’an tam da bu şirk akidesini reddetmek, ulûhiyeti, rububiyeti, malikiyeti tamamen Allah’a tahsis etmek için inzal edilmiştir. Sadece Fatiha suresi bile şefaat inanışına geçit vermemek için yeterlidir. Fatiha’da Allah’ın, ceza gününün (ahiret) yegâne sahibi olduğu açıkça bildirilmekte; biz kulların ibadeti sadece Allah’a yapmamız gerektiği ve yardımı da sadece Allah’tan beklememiz gerektiği açıkça talim edilmektedir.

Mülk tamamen Allah’ın olduğuna göre, şefaat de tamamen Allah’a aittir.

İnsanların geçmişini, geleceğini ve halini bilen sadece Allah’tır. Dolayısıyla şefaat de ancak O’na has olabilir. Bir Peygamber, kendi yaşadığı dönemde bizzat yakınında olan müminleri görür ve az çok bilir. Ama insanların kendisine fiziki uzaklığı oranında insanlarla ilgili bilgileri de azalır. Peygamber (a.s) vefat ettikten sonra ise dünyada neler olup bittiğini, kimlerin yaşadığını, kimin hangi günahı ya da hangi sevabı işlediğini, kimin affedilmeye layık, kimin cezaya müstahak olduğunu nereden bilebilir? Bunları bilmek için Peygamber değil, ilah olması gerekir. Bu bilgileri peygambere yükleyenler, peygambere belki de farkında olmadan iftira atmaktadırlar. Muhammed (a.s)’dan sona on dört asırdır dünyaya gelip giden insanların tek tek durumlarını ancak alemlerin Rabbi bir İlah (Allah) bilebilir. Peygamber böyle bir ilah olmadığına, bizim gibi bir beşer olduğuna göre, onu şefaat gibi bir yetki ile muttasıf görmek, peygambere yapılacak en büyük bir zulümdür. Peygambere şefaat görevini tevdi etmenin, tek başına bir insandan, dünyanın gelmiş geçmiş bütün insanlarının, bütün siyasal sistemlerinin teker teker maddi durumlarını, sosyal, psikolojik, ekonomik ve sağlıkla ilgili sorunlarını bilmesini beklemekten pek bir farkı yoktur.

Şefaati ‘şahitlik’ gibi kavramlarla yumuşatarak izah etmenin de hiçbir ilmi ciddiyeti yoktur.

Çünkü şefaatle şahitlik farklı şeylerdir. Bir Peygamber’in şahitliği de, bir beşer olarak yaşam süresi, risalet görevi ile sınırlıdır. Şahitlik, ümmetin affına değil, olsa olsa mazeretlerinin geçersizliğine yarayacak bir müessesedir.

Şefaatin, şefaat yetkisi verilen kimselere (mesela Peygamber’e), cennete zaten girmeyi hak etmiş kimselere birer plaket verdirmek cinsinden onu onurlandırmak gibi bir paye olduğunu ileri sürmek de ciddiyetsizdir. Hiçbir Kur’an nassına dayanmadan bu yorumu ortaya atanlar, söz sahibinin sadece Allah olduğu ahiret âlemi ile dünya hayatındaki siyasal sistemleri ve demokrasilerde bilhassa görülen bürokratik teamülleri karıştırmaktadırlar. Ahirette böyle bir plaket verme seremonisinin olacağını insanlar, bu dünya hayatına bakarak sadece bir su-i zan eseri olarak ‘üretmektedirler’. Aynı üretim mekanizması, mesela ilk insan olan Âdem’e, kafasını kaldırınca cennetin kapısında Muhammed yazısını okutmakta ve Muhammed adıyla tevessül ederek, daha Âdem su ile toprak arasında iken Muhammed’e peygamberlik payesini verdirmektedirler. Böylece tahrif içinde tahrif yapmaktadırlar. Allah’a, kendi ilahi iradesiyle affettiği ve cennete layık gördüğü kimseler için bir başkalarını görevlendirerek, “haydi siz şunlara şefaat edin de ben de sizin şefaatinizi kabul edeyim” gibi bir abeslik izafe edilemez. Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etmek, bütün bu abeslikleri O’na nispet etmekten kaçınmayı gerektirir.

Peygamber (a.s) şefaat edemeyince, onun dışındaki insanlara hayali şefaat yetkileri tanzim edenler, ne kadar büyük cürüm işlediklerini düşünmelidirler.

Ahirette insanların şefaatle kurtulacağına inanmak, aslında bilerek veya bilmeyerek Allah’ın adaletinden kuşku duymak anlamına gelir. Oysa Allah’ın adaleti mutlaktır ve O hiç kimseye, hurma çekirdeğinin üzerindeki ince bir iplik kadar bile haksızlık yapmaz. Allah, iman eden ve salih ameller işleyen müminlere ecirlerini kat kat fazlasıyla verecektir. Müminlerin cennete girmeleri için hiçbir şefaate gerek kalmayacaktır.

Klasik tefsirlerde ve diğer dini metinlerde yapıldığı üzere, şefaatin tamamen bir müşrik inancı ve beklentisi olduğunu delilleriyle ortaya koyarak reddeden insanları Mutezile diyerek yaftalamak, ilmi bir tutum olamaz. Bizler şefaati Mutezile olduğumuz için değil, Müslüman olduğumuz için reddediyoruz. Çünkü kitabımızın ve Nebimiz Muhammed’in (sav) böyle bir akideyi kökten reddettiğine inanıyoruz. Her fikir akımının olduğu gibi Mutezile’nin de doğrusuna doğru, eğrisine eğri demekten çekinmeyiz. Fakat Mutezile olmayalım endişesiyle şefaat gibi batıl inanışlara büyük bir şevkle sarılanlar, gece odun toplayan gibi, önlerine gelen her dedi-koduyu ilim sanmaktadırlar. Din gününde insanların sorgusu Mutezileye göre değil, Allah’ın vahyine göre yapılacaktır.

Şefaat anlayışı, İslam’a sokulan bid’at ve hurafelerin hemen hemen tamamında olduğu gibi, öncelikle Kur’an ayetlerinin yanlış yorumlanmasına ve ardından da bu yanlış tefsiri (Kur’an’ın tahrifini) destekleyen yığınlarca rivayete/hadislere dayanmaktadır. Fakat Kur’an’ın rabbine ne kadar şükretsek yeridir ki, Kur’an’ın hiçbir yanlış yorumuna biz Müslümanlar mahkûm değiliz. Kur’an ila nihaye yanlış tefsirlere alet edilemez. Her çağda, bu yanlış yorumları deşifre eden, doğrulara işaret eden, Kur’an’ın tahrif edilmesine bigâne kalmayan -bir kişi bile olsa- bir hak ehli mutlaka bulunacaktır. Bu, ‘hak ehli’nin kerameti olmayıp, Kur’an’ın yüceliğidir. Doğrular tamamen Allah’a aittir.

Kur’an’dan yanlışlara giriş kapısı bulamayan hurafeciler hadis denilen kültürü kullanarak yapacaklarını yapmaktadırlar. Fakat artık hadislerle İslam’ın akidesini bozmak da tehlike olmaktan çıkmıştır. Çünkü hadislerin tespiti, geçirdiği aşamalar, toplanma yolları ve içeriğinin tenkidi gibi bir çok ilmi yolla kritikler yapılmakta, Peygamber (a.s)’dan yüz elli-iki yüz yıl sonra yazıya geçirilen bir kültürle Kur’an hükümlerinin tahdit ve tahsis edilemeyeceğine dair önemli bir bilinç oluşmaktadır.

Kur’an’ın bu kadar açık ayetleri varken, Kur’an bütünü şefaate hiçbir şekilde izin vermez, bilakis müşriklerin şefaat inancını kökten reddederken, hadis adı verilen zannî bilgilere dayanarak şefaat bir İslam akidesi haline getirilemez. Kur’an’la bu kadar açık çelişki hiçbir şekilde kabul edilemez.

Öte yandan, Kur’an’a rağmen ahiretteki şefaat konusunu işleyen yığınlarca hadise tezat teşkil eden, şefaatin mümkün olmayacağı anlamını işleyen, şefaat hadisleriyle aynı ‘sahihlik’ payesine sahip, aynı müelliflerin aynı hadis mecmualarında mervî rivayetler de bulunmaktadır. Bu hadislerde Peygamber (a.s)’ın, en yakınlarına, ahirette kendilerine hiçbir yarar sağlayamayacağı, bir tek hurma infak ederek bile olsa kendilerini azaptan kurtarmaları salık verilmektedir.

Son söz olarak diyebiliriz ki, şefaat İslamî bir beklenti değildir.

Ahirette hiç kimseye hiç kimsenin şefaat etmesi mümkün olmayacak; buna gerek de kalmayacaktır. Çünkü hayatımız olduğu gibi ölümümüz de âlemlerin Rabbi Allaha aittir. (6/En’am, 162). Allah’a aidiz ve yine O’na döneceğiz. (2/Bakara, 156). Müminler, Allah’ın merhametinden, mağfiretinden, adaletinden kuşku duyamazlar.

 

(1) Bakara, 48, 123, 254, 255; En’am, 51, 70, 94; A’raf, 53; Yunus, 3, 18; Meryem, 87; Taha, 109; Enbiya, 28; Şuara, 100; Rum, 13; Secde, 4; Sebe, 23; Yasin, 23; Zümer, 43, 44; Mü’min, 18; Zuhruf, 86; Necm, 26; Müddessir, 48; Fecr, 3.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal