Siyasal Meşruiyet

Siyasal Meşruiyet

Siyasal meşruiyet izafi bir kavramdır. Bir rejime halkın destek vermesi, halk nazarında meşru olması, o rejimin Allah katında da meşru olduğu anlamına gelmemektedir.

Meşru kelimesi Arapça şe-re-a kökünden türemiştir. Kelimenin sözlük anlamı, “şer’an caiz, şeriatın izin verdiği, şeriata, kanuna uygun” (F. Develilioğlu) demektir. ‘Meşru’nun zıddı, gayr-i meşrudur. Meşruiyet meşruluk, meşru olma hali demektir.

Meşru kelimesi, sözlükte “açıklamak, açığa çıkarmak; bir işe başlamak; uyulmaya değer adet başlatmak, din / hukuk kuralı koymak” gibi manalara gelen şe-re-a kökünden ism-i mefuldür. İslami literatürde dini kaynaklara dayalı hükümleri veya dine ve ilkelerine uygun olan eylem ve işlemleri ifade eder. Meşru kelimesinin Latince karşılığı ise “hukuk kuralı, kanun, akit, hüküm, şart” anlamlarına gelen lex kökünden türemiş legitimus’tur. (TDVİA)

‘Meşruiyet’, pek çok ilmî disiplinin konusudur. Bu yazıda siyasal meşruiyet kavramı ele alınmaktadır. Ancak bazı hususların açıklığa kavuşması bakımından hukuk alanındaki karşılığına kısaca değinmemiz faydalı olacaktır.

Hukuk alanında iki ayrı meşruiyetten bahsetmek mümkündür. Bunlardan ilki ‘kanuni meşruiyet’tir. Kanuni meşruiyetten kastedilen, yasama organının yasal düzenlemeler yaparken anayasaya uygunluğu gözetmesi ve yürütme ve yargının da bu yasal düzenlemeleri gözeterek hareket etmeleridir. Yani kanun her neyse, ilgili ve yetkililerin ona uyarak hareket etmesi kanuni meşruiyettir.

Hukuktaki ikinci meşruiyet kavramı, ‘hukukî meşruiyet’tir. Burada kanunlar ve uygulamalarının meri yasalara uygun olup olmamasından ziyade, adaleti ve huzuru tesis edici olması, kamu vicdanında kabul görmesi önemlidir. Bunu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz. Yetkili otorite, kanun yapma nizamına uygun bir şekilde yeni bir yasa yapabilir. Bu yasa geçerlidir. Ancak yasanın toplum vicdanında kabul edilmesi söz konusu olmayabilir. Diyelim ki devlet ekonomik çıkarları doğrultusunda tarihi ve doğal güzellikleriyle meşhur bir beldeye, orayı kirletip mahvedecek bir enerji santrali için gerekli yasal düzenlemeyi yapabilir. Bu durumda, yapılan işte hiçbir yasa dışılık yoktur. Yani kanuni meşruiyet tesis edilmiş olur. Ancak toplum söz konusu yatırıma hoş bakmıyor ve istemiyorsa, yani ilgili düzenleme adaleti ve toplum huzurunu bozacak sonuçlara yol açıyorsa işte bu açıdan toplumsal meşruiyet oluşmamış demektir. Bu konuda şöyle bir örnek de verilebilir. Birkaç kilo baklava çalan çocuklara birkaç yıl hapis cezası verilmesi ile kamu kaynaklarını ele geçirmede ve yolsuzlukta, hırsızlıkta sınır tanımayan bir takım (yetişkin!) insanların, yasal boşluklardan yararlanarak ya hiç ceza almamaları, ya da çok az ceza ile kurtulmaları durumu, yasalara uygundur ama meşru değildir.

Hukukta meşruiyet kavramı bu şekilde anlaşılıyor iken, siyaset biliminde meşruiyet (legitimacy) şu şekilde tanımlamaktadır: Siyasal rejim ve ona hükümet edenlerin yönetilenler tarafından tanınması, kabullenilmesi ve bunun da zorla değil fakat rıza ile ortaya çıkması siyasi meşruiyettir. Mesela insanlara korku salarak ve sindirerek yönetimde kalan bir zorbanın yöneticiliği ve yönetimi meşru değildir. Zira meşruiyetin en önemli unsuru ‘rıza’dır (consent). Eğer ortada rıza göstererek bir kabullenme ve tâbi olma durumu yoksa, söz konusu yönetim gayri meşrudur ve toplum, bulacağı ilk fırsatta bu zorbadan kurtulmaya çalışacaktır. Toplumların, yöneticilerine belirli sınırlar içerisinde de olsa tâbi olmaları ve rıza göstererek yönetimi desteklemeleri, o yönetimi toplum nazarında meşru kılar. Bu durumda, yönetme hakkını elinde tutan, bunu kullanmaktan dolayı sorgulanamaz. Burada kastettiğimiz, o toplumun değerleri açısından oluşan, görece bir meşruiyettir. Yoksa tek başına halkın rızası, hiçbir yönetimi İslamî açıdan meşrulaştıramaz. İslamî açıdan, eğer yönetim Allah’ın rızasına muvafık değilse, ‘halkın rızası’ da, yönetim de gayrı meşrudur.

Hukukta olduğu gibi siyasette de iki ayrı meşruiyetten bahsetmek mümkündür. Bunlardan ilki, siyasal rejimin meşruiyeti, ikincisi ise meşru olan siyasal rejime hükümet edenlerin meşruiyetidir. Ancak hükümetlerin meşruiyeti, siyasal rejimlerin meşruiyetine muhtaçtır. Toplumun meşru görmediği bir rejim altındaki hiçbir iktidar, hiçbir hükümet meşru olamaz. Ama bunun tersi geçerli değildir. Bir başka deyişle rejimin meşruiyeti, hükümetin meşruiyetine muhtaç değildir. Eğer meşru bir rejim altındaki hükümet gayr-i meşru ise bu durumda değişmesi gereken hükümettir, rejim değil.

Allah’a isyanı emreden siyasal yönetici tipinin, iki meşruiyet biçimi arasındaki farkı anlatmak için, yerinde bir örnek olduğunu düşünüyoruz. Devleti idare edenlere tâbi olmak, Allah’ın, bizden olan emir sahiplerine uymamızı istemesi ile İslamî yönetim sistemi/rejimi açısından meşrudur hatta zorunludur. Ancak ne zaman ki bu idareciler topluma Allah’a isyanı emrederse, işte o zaman yönetim sistemi/kurumu değil ama o yöneticiler gayri meşru duruma düşerler. Zira bu statülerin meşruiyetinin kaynağı, o makamlarda oturanların İslam toplumunu Allah’ın emirleri doğrultusunda yönetmesinde içkindir. Bu durumda problem, siyasal rejimde değil, ona hükümet eden yöneticilerdedir. Allah’a masiyeti emreden bir yönetici, o an meşruiyetini yitirir ve Müslümanların ona olan tâbi olma zorunlulukları sona erer.

Topluluklar halinde yaşamaya başlayan insanlar kendi aralarında, güçlünün zayıfı ezmesini engellemek, uyuşmazlıkların götürülebileceği bir makam oluşturmak ve onun kararlarının uygulanabilir olmasını sağlamak, ortak tehditlere ve düşmanlara karşı ortak savunma geliştirmek ve benzeri amaçlarla devlet denilen bir yapı geliştirmişlerdir. Toplumların dini eğilimleri, etnik unsurları, tarihleri, alışkanlıkları, yaşadıkları coğrafya ve daha pek çok özellikleri, kurdukları devletlerin yönetim biçimini (rejim) belirlemiştir. Devletin neyi nasıl yapacağı, hangi temel kurallara dayanacağı, yöneticilerin yönetme işini hangi esaslara göre yapmaları gerektiği sorunu tarih boyunca evrilerek ve değişerek devam etmiştir.

Bir devletin rejimini belirleyen temel etken toplumun kendisini bağlı ve sorumlu hissettiği bir ana kaynaktan beslenir. Örneğin krallık rejimi, kralın yönetme hakkının ona Tanrı tarafından verildiği ya da kralın ve yandaşlarının yönetimi hak edecek kadar güçlü oldukları bilinciyle kabullenilir. Yine aynı bilinçle kralın oğlu yani prens, babası öldüğünde onun yerine geçecek olan kişidir. Toplum buna itiraz etmediği ve bu durumu sorgulamadığı sürece, krallık o toplum üzerinde meşru bir rejimdir. Laik rejimlerde ise meşruiyetin kaynağı kesinkes Tanrı’dan ya da ilahi bir varlıktan bağımsız olarak, tamamen insana ve insan aklına dayanır. Zaten sorunun özünde, meşruiyetin kaynağında hangi referansın bulunacağı meselesi yatmaktadır. Toplum tarafından meşruiyetin kaynağı görülen şey her neyse, ona dayanarak üretilecek yönetim biçimi, bunu kabul edenler için meşru olacaktır. O rejim meşru sayıldığı sürece, kendisine ve kurallarına uyulmasını talep etme hakkı vardır.

Günümüz modern toplumlarının çoğunda meşruiyetin temel dayanağı, halkın çoğunun kabul oyu verdiği anayasalardır. Bu anayasalar insanlar tarafından bir süreç içerisinde oluşturulur. Yönetimin iş başına gelmesi, ne zaman ve nasıl gideceği ve toplumu hangi esaslar muvacehesinde yöneteceği gibi konuları anayasa düzenler. Meri anayasa ile çelişen bir düzenleme ya da uygulamanın meşruiyeti tartışmalı hale gelir. Özünü, ruhunu anayasadan ve onu ortaya çıkaran ilkelerden alan hiçbir düzenlemenin meşruiyeti sorgulanamaz.

Bu minvalde denebilir ki, laik demokratik bir rejimde, rejimin laik sıfatından dolayı, yapılacak hiçbir anayasal ve yasal düzenleme ‘Tanrı böyle istiyor’, ‘din böyle emrediyor’ gerekçesine dayanamaz. Zira laiklik, doğası gereği, dinin ya da herhangi bir uhrevi kaynağın yasaların yapılmasında kaynaklık etmesini yadsır. Bazı sosyal ve hukuki düzenlemelerde dinle laik referans arasında bir örtüşme görülebilirse de bu, sadece biçimsel bir benzerliktir. Diyelim ki hırsızlık dini açıdan da, laik demokratik düzenlemeler açısından da memnudur. Fakat dini açıdan hırsızlık, Allah haram kıldığı için günah iken, laiklik açısından, etik olmadığı için ‘yasak’ kılınmıştır. Her ikisi arasındaki fark, telifi imkânsız bir ayrışmanın sebebidir. Dinin temel bir buyruğu zamana ve mekana göre değişmezken, laik düzenlemeler toplumun sürekli değiş(tiril)en eğilimlerine göre farklılaşır. Herhangi bir eylem A coğrafyasında suç teşkil ederken, B coğrafyasında serbest olabileceği gibi, A coğrafyasında X zamanında suç, Y zamanında yasalara uygun bir davranış olabilmektedir. Hüküm mercii insanlar olunca bu keyfilik kaçınılmazdır.

Canlılar için hava, su ve yiyecek ne anlam ifade ediyorsa rejimler için de meşruiyet o anlamı ifade eder. Yani rejimlerin yaşamak, varlıklarını idame ettirebilmek için meşruiyet ile beslenmeleri şarttır. Toplum nezdinde meşruiyetini yitiren bir rejimin sonu yakındır demektir.

Demokratik ülkelerde meşruiyetin kaynağı seçim sandığında temerküz eder. Demokratik rejimler sandıktan beslenirler. Demokratik meşruiyet açısından önemli olan, seçimlere -dolayısıyla rejimin işleyişine- katılmaktır. Şu veya bu parti için gitmekten ziyade, bizzat sandık başına, oy vermek üzere gitmek, o rejimin meşru görüldüğü anlamına gelir.  Sandık başına gidip geçerli oy kullanmak, rejimin benimsendiğine dair en iyi göstergedir. Burada önemli bir ayrıntı var ki, sandık başına gitmek hiçbir demokratik ülkede zorunlu değildir. Bu da açıkça, meşruiyetin olmazsa olmaz öncülünün ‘rıza’ olduğunu gösterir. İnsanlar, böylesinin kendileri adına iyi olacağını düşündükleri için isteyerek sandık başına giderler.

Demokratik seçim sistemlerinde en çok oyu alan ve mecliste en çok milletvekili kazanan siyasi partiler hükümet olur ve yönetimi üstlenirler. Bu durumda hiç kimse ben bu partiye oy vermedim, dolayısıyla bu yönetim benim için meşru değildir diyemez. Çünkü sandık başına gitmekle sonuç ne olursa olsun, hangi parti ya da partiler hükümete gelirse gelsin oy veren bunu kabul etmiş sayılır. Oyunun kuralı budur. Hükümetler meşruiyetlerini böyle kazanırlar. Rejimden ayrı olarak hükümetlerin meşruiyeti de rejime bağlı kalmaları koşuluyla devam eder. Eğer bir parti meri yasaları ve düzeni kabul ederek seçime gider ve daha sonra da rejimi kökten değiştirmeye kalkarsa, insanları (oy verenleri) aldatmış olacağından meşruiyeti tartışmalı hale gelir.

Bu bilgiler ışığında bir Müslümanın siyasi rejimlere ve onlara hükümet edenlere karşı nasıl bir tavır takınması gerektiğini ortaya koymaya çalışalım. Öncelikle bir Müslüman için gerek siyasi, gerek hukuki, gerek toplumsal ve gerekse de hayatın diğer tüm alanları açısından meşruiyetin kaynağının ne olduğunu belirlemek icap eder. Bir Müslüman için meşruiyetin kaynağı tartışmasız olarak Allah’ın hükümleridir. Zira Müslüman, diğer her şeyi bir yana bırakarak Allah’a kul olmayı ve O’nu tüm sıfatları itibarıyla bir’lemeyi, O’ndan başka hiçbir şeye kulluk etmemeyi kabul etmiş ve yaşantısını da buna göre düzenlemeyi seçmiş kimsedir. Dolayısıyla atacağı her adımda O’nun rızasını, memnuniyetini sağlamayı görev bilir. Bu durumda diğer her şeye yaklaşımında olması gerektiği gibi devlete, siyasi rejime ve hükümete bakışı da bu noktadan olacaktır.

Müslümanlar için iki farklı durum tasavvur edilebilir. Bunlardan ilki İslam’ın temel prensiplerine dayanan, meşruiyetin kaynağında Allah’ı ve O’nun emir ve nehiylerini kabul etmiş olan bir siyasal rejim altında yaşamak, ikincisi ise bunun dışında herhangi bir başka rejim altında yaşamaktır. Birinci durumun en iyi örneği kuşkusuz Hz. Muhammed’in (S) Medine’de kurduğu devlettir. Bu devletin her türlü düzenlemesi ve işi Allah’ın kanunlarına göre yürütülmekteydi. İkinci durum ise totaliter-baskıcı rejimlerden tutun da sosyalist-komünist rejimlere, askeri ve hukuki vesayet rejimlerine, laik demokratik rejimlere kadar her türlü gayri İslami rejimlerde kendini gösterir. Allah’ın buyruklarına göre kurulmuş olan rejim İslam’a göre meşru iken, diğeri gayri meşrudur. Zira yasaların ve bunların uygulamalarının arka planında, onları besleyen şey, Allah’ın emir ve nehiyleri değil, ya bir kişinin (tiran, diktatör), ya bir grubun (oligarşi) ya da toplumun bir bölümü ya da çoğunluğunun heva ve hevesleri olacaktır. İşte Müslümanların bu rejimlere karşı yaklaşımları ve duruşları bu ayrımın ışığında belirlenmelidir.

Müslüman eğer birinci tür rejimde yaşama fırsatı bulmuşsa, bu bir avantaj gibi görünmekle birlikte aslında o rejimi yaşatmak ve geliştirmek gibi, iş başı yapacak hükümetlerin rejime uygunluğunu ve doğru yolda devam ettiğini denetlemek gibi zor ve önemli görevlerden de sorumlu olacaktır. Bizler biliyoruz ki hangi hal ve şartlar içerisine doğarsak doğalım, bize düşen Allah’a en iyi şekilde kulluk etmeye çalışmaktır. Dolayısıyla tek başına, böylesi bir rejime sahip bir devlet tarafından yönetilmek bizleri Cennet’e daha fazla yaklaştırmaz, ama bizim her koşulda yapmamız gerekenleri yapmak bizi Cennet’e daha fazla yaklaştırır. Yani birinci duruma denk düşen Müslümanların görevi meşru rejimi korumak ve hükümet edenlerin bu işi iyi yapmalarını sağlayacak her türlü gayreti canla başla ortaya koymak olmalıdır. Bu rejimi diri ve ayakta tutacak her türlü çaba şevkle ve tüm platformlarda sarf edilmelidir.

Günümüz Müslümanları ekseriyetle gayr-i İslami ve gayr-i meşru rejimler altında yaşamaktadırlar. Bu durumdaki Müslümanlara düşen görev, gayri meşru olan rejime meşruiyet kazandıracak davranışlardan kaçınmak ve meşru olanı kurma çabası içerisinde olmaktır. Zira gayri meşru rejimi desteklemek türünden davranışlar, rejimi/sistemi kabullenmek anlamına gelir ve bu noktadan sonra da hiç kimseye, Allah’ın hükümleriyle hükmedilmesinin gereği izah edilemez.

Rejimin meşruiyeti ile hükümetin meşruiyetini karıştırmak da en sık yaşanan bir fikir karmaşasıdır. Tevhid akidesinin gereği olarak, Allah’a her konuda tam bir teslimiyet içerisinde olması gereken Müslümanlar sandık başına giderek ve bir takım partilere oy vererek, İslamî açıdan gayr-i meşru olanı kendi açılarından meşrulaştırmaktadırlar. Bu durumdaki savunmalar, ‘kötünün iyisini seçmek’, ‘bizim çocuklar gelmesin de zalimler mi bizi yönetsin’ türünden naif akıl yürütmelerdir. Ancak bu akıl yürütmelerin hiç birisi, gayri İslami bir rejimi meşrulaştıracak davranışları haklı çıkartamaz.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, siyasal meşruiyet izafi bir kavramdır. Bir rejime halkın destek vermesi, halk nazarında meşru olması, o rejimin Allah katında da meşru olduğu anlamına gelmemektedir. Allah’ın hükümlerine uygun olan, Allah’ın şeriatına göre tanzim edilmiş bir devlet düzeni ancak Allah katında ve dolayısıyla Müslümanlar katında meşru olur. Müslümanlar öylesi bir rejimden yana tavır takınırlar, onun yaşaması için, üzerlerine düşen her türlü vazifeyi hakkıyla yerine getirirler. Müslümanlar için her konuda olduğu gibi siyasal rejim hususunda da neyin yanında, neyin karşısında yer alacakları, Allah’ın vahyi ve Hz. Muhammed’in (S) uygulamalarından çıkarılmalıdır.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal