İktidar

İktidar

Aile, topluluk, toplum, devlet, iş kısacası insanlar arasındaki her türlü ilişkinin düzenlenmesi dolaylı veya doğrudan “iktidar” kavramıyla bağlantılıdır.

“Bir şeyler yapabilme doğal gücü ya da yeteneği”; “etkide, ya da eylemde bulunma imkanı veren hukuki, siyasi ya da ahlaki güç”; “devlet yönetimini elinde bulunduranların, bir toplumu yönetenlerin siyasi, hukuki ve fiili gücü”; “yönetenlerin, yönetme yetkisini elinde bulunduranların kendileri, hükümet”, “bir toplulukta veya kuruluşta idareyi elde bulundurma” gibi anlamlara gelmektedir. (Felsefe Sözlüğü, Paradigma yay.- Ahmet Cevizci)

İktidar kavramı hayatın her alanını kapsayan şemsiye bir kavramdır. Aile, topluluk, toplum, devlet, iş kısacası insanlar arasındaki her türlü ilişkinin düzenlenmesi dolaylı veya doğrudan “iktidar” kavramıyla bağlantılıdır. Diğer bir anlatımla, insanlar arasında iktidarı ilgilendirmeyen hiçbir düzenleme biçiminden söz edilemez. Zira her düzenleme aynı zamanda bir “güç” unsuru içermektedir. Kavram olarak, güçler arasındaki mücadelede üstün gelen gücün diğer güçler üzerinde belirleyici olması; “toplumu, insanları yönetme gücünü, bir davranışı yönlendirme kabiliyetini elinde bulundurma” imkanına sahip olma hali demek olan “İktidar” sözcüğü, daha çok toplum ve devletle bağlantılı olarak kavramsal anlamını kazanmaktadır. “İktidar” sözcüğü kavramsal anlamı ile; aile, dernek, sendika, parti gibi sosyal birliklerdeki yapılanma tarzından ayrılmakta; üstün yaptırma gücü, bütün otoritelerin üzerinde otorite olma gücü anlamını kazanmaktadır. Devletle özdeşleşerek, devletin özü olan bir nitelik kazanmaktadır. İktidar, devleti kuran ve yaşatan güç olarak da tanımlanabilir.

Maurice Duverger, iktidarı şöyle tanımlamaktadır: “Biz başkalarının ‘otorite’ dediği şeye iktidar diyoruz. İktidar, kullanıldığı toplumun, normlarına, inançlarına ve değerlerine uygun şekilde oluşan bir etki (ya da güç) biçimidir.”

Hangi düşünce ve sistem olursa olsun, ister demokrat, ister Marxist, ister krallık, ister diktatörlük, ister İslam; her iktidarın öncelikli amacı kendini yaşatmaktır. Her iktidarın yapması gereken ilk şey, kendisini başka iktidar taleplerine karşı koruyacak donanımlara sahip kılmaktır.

Yeryüzünde iktidar olmayı içermeyen hiçbir düşünce ve sistem yoktur.

Yine iktidar olmuş hiçbir sistem yoktur ki yaptığı yasal, siyasal, sosyal bütün düzenlemelerde, kendi varlığını korumayı öncelikli amaç edinmiş olmasın. Diğer bir ifade ile hiçbir iktidar, kendi varlığına yönelen hiç bir “oluşuma” yaşama hakkı tanımaz. Zaten bunun aksi işin doğasına aykırı olur. Bu bağlamda demokrasinin bir krallıktan veya diktatörlükten hiçbir farkı yoktur. Varmış gibi gözükmesi onun bir çeşit “aldatma” sistemi oluşu nedeniyledir. Demokrasi, kendisine yönelen bir hareketin tehlike arz etmesi durumunda onu yok etmek için gerçek yüzünü göstermekten; yanı dikta rejimlerde olduğu gibi zor kullanarak rakiplerini acımasızca ezmekten asla geri kalmaz. Zaten aksini düşünmek iktidar olmanın özüne, iktidarı yaşatma gerçekliğine de ters düşmek olur. Aslında demokrasilerin krallıkların yerini almış olması, teknolojik gelişmelerin başkalaştırdığı üretim biçimi ve bilgilendirdiği toplumları eski yöntemlerle yönetmenin imkansız hale gelmesinden dolayıdır. Zira toplumların gelişmesi ile birlikte, iktidarların da yeni yönetme şekilleri geliştirmeleri zorunlu hale geldi. Ancak gelişmelere paralel olarak yönetme biçimleri değişse de “müstekbirlerin” iktidarları hep devam eder.

Demokrasi toplum yapısındaki değişme ve gelişmeye paralel olarak toplumu hakimiyet altına almanın bir yöntemi olarak ortaya çıktı. “Baskı” ve “güç”ün yerini uyutma ve aldatma aldı. Bu nedenle eğer bir gün halk bu uyutma ve aldatmanın farkına varırsa karşısında yeniden iktidarın “gerçek yüzü olan “kaba kuvveti” bulacağından kuşku duyulmamalıdır. Şu gerçek çok iyi bilinmelidir ki, demokrasi de tıpkı herhangi bir diktatörlük gibi kendi varlığına yönelen, hiçbir şeye yaşama hakkı tanımamaktadır. Demokrasi de tıpkı bir insan bünyesi gibidir. Kendi organlarıyla doku uyuşması olmayan hiçbir şeyi kabul etmez. Doku uyuşmazlığının olduğu yerde o dokuyu ya kendine uyumlu hale getirir. Ya da getiremiyorsa o dokuyu keser ve atar. İktidar olma gerçekliği açısından değerlendirildiğinde olması gereken de budur. Adı ne olursa olsun hiçbir sistem açısından bunun istisnası yoktur.

İktidarın “müdahil” olmadığı, müdahale etmediği hiçbir alan yoktur.

Eğitimden kültüre, spordan sanata, ekonomiden siyasete, dinden bilgiye bütün toplumsal dokuları o işlemektedir. İktidar, hiyerarşik düzenlemede toplumun en tepesini işgal eder. Ve toplumsal düzenleme yukarıdan aşağıyadır. Görevleri gereği ve iş bölümü bağlamında tabanda (aşağıda) olup biten her şey iktidarın kontrolündedir. Bu kontrol hakimiyet olarak da tanımlanabilir. Zaten iktidarlar, toplum üzerinde sağladıkları hakimiyetin biçimine göre tanımlanmaktadırlar: Faşizm, komünizm, kapitalizm, demokrasi, İslam v.s. gibi. Toplum üzerinde “hakim olma” gücünü yitiren bir iktidarın iktidarlığından söz edilemez.

Toplumun yapısını bir fabrikaya benzetirsek: İktidar o fabrikanın patronu, toplum da çalışanıdır. Bu fabrika çalışanlarının tabi oldukları kurallar ve sahip oldukları haklar hakkında toplumbilimcilerin, aydınların öneri ve eleştirileri toplumdan topluma değişse de hiçbir öneri ve eleştiri “fabrika sahibi olmayı” içermemektedir. Daha çok, iş bölümü, görev, sorumluluklar ve haklar türünden şeyleri içermektedir. Geçmişte sahibi toplum olan bir fabrika düşleyen komünizm’in yaptığı çıkış türünden çıkışlar ile fabrikanın sahibinin değişmesiyle sonuçlanan türden çıkışları modern tarih devrim olarak tanımlamaktadır. İran Devrimi buna örnek olarak verilebilir. Bu türden “olağanüstü” çıkışların dışındaki çıkışlarda temel konu sistemin nasıl daha iyi işletilebileceğiyle ilgilidir. Talebi “işleyişle” sınırlı olan hiçbir çıkış iktidarı rahatsız etmez. Fabrika sahibinin (iktidarın) çalışanlarına sağladığı sosyal haklar ve ücret türünden imkanlar aslında onları düşündüğünden dolayı değil onların gücüne ihtiyacı olmasından ve onların fabrikanın sahibi olma eğilimlerinin önüne geçmek içindir.

“İktidar başkalarına kendini, kendi inançlarını, doğrularını dayatma biçimidir.”

Diğer güçlere üstünlük sağlayan gücün adıdır iktidar. İktidar olmanın değişmez gerçeklerinden biridir güç üstünlüğü. İktidar olmanın gerçekleşmesi için bu kesin bir gerekliliktir. Önemli olan bu gücü elde etmek ve elde tutmaktır; bunun nasıl gerçekleştiği değil. Bu tanım bize şu sonucu vermektedir: İktidarlar varlıklarını anlamlandıran değerlerle bir insan ve toplum biçimi oluşturarak, insanı ve toplumu kendisine güç kaynağı haline getirirler. Modern iktidarların diğer iktidarlardan en belirgin farkları şudur: diğer iktidarlar genellikle kendi isteklerini “kaba güç” kullanarak topluma benimsetmeye çalışırlarken; modern iktidarlar kendi doğrularını -halkın doğrularıymış gibi halka söyletirler. Bu, diğer yöntemlerden daha başarılı ve sonuç alıcı bir yöntemdir.

Belli bir görüşü ve düşüncesi olmayan, belli bir anlayış ve inanca dayanmayan hiçbir iktidar türü yoktur. Bu nedenle iktidarların tarafsız olması ve “öteki” olarak gördüğü başka inanç ve görüşlere kendisiyle eşit mesafede olması mümkün değildir. Ötekini öncelikle içselleştirmek, en azından zararsız hale getirmek, bu olmadığı taktirde de varlığına son vermek her iktidarın değişmez programıdır. Bu nedenle inanç, düşünce ve insan hakları türünden özgürlüklerin birer manipülasyon aracı olmaktan öte bir değeri ve anlamı yoktur. Zira bu türden şeylerin gerçek olmaları “iktidar” olmanın doğasına aykırıdır.

İktidar halkı kendisine itaat ettiren güçtür.

İtaat’ı sağlayıcı onlarca yol vardır: Zor kullanarak, ikna ederek, manipülasyon yaparak, aldatarak, çıkar sağlayarak, iç ve dış tehlikeler icat ederek, oyalayarak halkın kendisine itaatini sağlamaya çalışır. Örneğin demokrasi, halkı, egemenliğin sahibi olduğuna inandırarak aldatmaktadır. Sosyal bilimcilerin “seçimlerin sonucu değiştireceğine inanılsaydı asla yaptırılmazdı” tespitleri bu gerçeği ifade etmekte ve aslında halkın sadece kendi egemenlerini seçme hakkına sahip oldukları gerçeğini başka bir şekilde ifade etmiş olmaktadırlar. İktidarların kullandıkları yöntemlerin toplumların yapılarıyla da yakın bağlantıları vardır. Modern bir toplum için kullanılan yöntemle geleneksel bir toplum için kullanılan yöntem aynı değildir.

Her düşüncenin iktidar yapısı farklı olduğu gibi, iktidar tanımı da farklıdır. Örneğin Marxizm, iktidarı sınıf ve ekonomik ilişkiye, Liberalizm, halk egemenliği kuramına dayalı ilişkiye indirgerken; İslam ise vahye dayandırmaktadır. Ancak terim, geneli itibariyle böyle tanımlanabilse de iktidar tanımlaması geniş bir literatüre sahiptir. Bu biraz da tanımlamadaki yöntem hatasından kaynaklanmaktadır. Tanımlamalarda genellikle nelerin iktidarın sınırları dışında kaldığı ortaya konmamaktadır. Oysa ki “bir sözün anlam taşıması için nelerin onun sınırlarının dışında kaldığının da belirtilmesi gerekir.” Bu nedenle iktidarın tanımı yapılırken onun meşruiyetini nereden aldığı, neyi temsil ettiği, gücünü neye dayandırdığı, sınırlarının nerede başlayıp nerde bittiği; neleri kapsayıp neleri kapsamadığının da tanımlanması gerekmektedir.

İktidarsız bir toplum veya devlet modelinin olamayacağı tartışmasız bir gerçektir.

İktidar varlığının gerekliliğini kabul eden herkes doğal olarak o varlığın bir dünya görüşüne/ideolojiye dayanması gerektiğini de benimsemek zorundadır. “Boşlukta” bir iktidarın düşünülebilesi akla muhaldir. En kötü bir iktidarın dahi iktidarsızlıktan daha iyi olduğu varsayımıyla, “iktidar”sız bir hayat tasavvur edilemeyeceğine göre; İslam’ın iktidar talebinin olmadığını, onun herhangi bir devlet modeli önermediğini iddia etmek; aslında İslam’ın hiçbir düşünce ve görüşe sahip olmadığını söylemek demektir. Bu düşünce basit bir yanılma olarak nitelenemez. İslam’ın iktidarının gereksizliğini düşünenler, aynı zamanda İslam’ın hayata dair bir öngörüsünün olmadığını, onun kendine özgü bir yaşam tarzı içermediğini, toplumsal hiçbir değer taşımadığını; dolayısıyla böyle olunca da aslında iktidara bağlı olarak gerçekleşmesinin dışında hiçbir şekilde gerçekleşemeyecek olan ilahi hükümlerin ereksizliğine de hükmetmiş olurlar.

Bir Müslüman’ın İslam’ın devlet (iktidar) olma talebinin olmadığını söyleyebilmesi için Kur’an’ın belli bir otoritenin eliyle gerçekleştirmek istediği hükümlerinin tümünü gereksiz, hatta anlamsız bulması gerekir. İslam’ın bir yaşam formu varsa, İslam’ın hayrı, iyiliği ve adaleti gerçekleştirmek, kötülüğü yok etmek için fiziki güce ve toplumsal organizasyonlara ihtiyacı varsa, şerri def etmek, zulme karşı koymak, Hak’kın önündeki engelleri kaldırmak vb. amaçları varsa; o zaman bu amacını gerçekleştirecek gücü oluşturmaya da ihtiyacı var demektir. Yani İslam iktidar olmadan, diğer bir tanımla, belirleyici güç olmadan kendini gerçekleştiremez. Her şeyden önce İslam, Allah’a eş koşmaksızın kendisine inanılmasını, kuşku duyulmadan kabul edilmesini isteyen; yalnızca saygı duyulmayla yetinmeyen, aynı zamanda eyleme dönüştürülmeyi zorunlu gören ve küfrü yok ederek yerine Hak’kı ikame etmeyi mensuplarına en önemli bir sorumluluk olarak veren bir inancın ismidir. Ve bunları kendisi için olmazsa olmaz şartlar olarak görmektedir. Bu formuyla İslam’a inanan bir kimsenin onun iktidar olma talebinin olmadığını söylemesi büyük bir çelişki olur. Bu konuyla ilgili yüzlerce ayet bulunmaktadır. Biz bir iki tanesini vermekle yetiniyoruz: “Onlar ki, kendilerine yeryüzünde güç (iktidar) verirsek, namazı kılacaklar, zekatı verecekler, iyiliği emredecekler, kötülüğü ise yasaklayacaklar. Yine de işlerin sonucu Allah’a aittir.” (22-Hacc/41) “Allah, sizden, inanan ve iyi işler yapanlara, kesin söz vermiştir, – kendilerinden öncekileri, yeryüzünde egemen (iktidar) kıldığı gibi- onları da mutlaka egemen(iktidar) kılacaktır; onlar için, beğendiği dini sağlam biçimde yerleştirecek ve hiç kuşkusuz, korkularını güvene çevirecektir. Onlar, bana kulluk ederler, hiçbir şeyi bana ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse işte onlar, artık yoldan çıkanlardır!” (24-Nur/55)

“Bir bilim adamının bağlılığını bir paradigmadan başka bir paradigmaya kaydırması durumunda, Kuhn, onun bütün dünyaya bakış tarzının değişeceğini, bir bakıma onun için dünyanın farklılaşacağını öne sürer”. Bilimde bile akıl bağlılığı izlediğine göre, dinde “bağlılığın” önemini vurgulamak gereksizdir. İslam’a bağlılığın zayıflamasından kaynaklanan devlete/iktidara dair kimi yorumları, İslam’a bağlılığını sürdürenlerin ciddiye almaları beklenemez. Kriteri olmayan hiçbir anlayışın, değerin ve düşüncenin varlığından söz edilemez. Rasyonelliğin, objektifliğin, bilimselliğin, evrenselliğin, her türden paradigmanın kendine özgü kriteri vardır. Müslümanlar için de temel kriter vahiydir. Vahiy temel kriter olduğu gibi “mutlak”lık değeri de taşımaktadır. İşte bu anlayış Müslüman’ın paradigmasını oluşturmakta ve Müslüman her şeyi bu anlayışla algılamakta ve tanımlamaktadır. Başka bir “zihin” dünyasıyla İslam’ı anlamaya çalışmak, yanlış yerde durarak baktığı cismi doğru tanımlamaya çalışmak gibidir.

İktidarın kalıcı olması için kendini topluma kabul ettirmesi, yani toplumun nezdinde meşruluk kazanması şarttır.

Ya da kendisini topluma karşı koruyacak güce sahip olması gerekir. İktidarın değerleriyle halkın değerleri uyuşuyorsa meşruluk kazanması fazla sorun olmaz. Değerler arasında uyuşmazlık varsa yapılması gereken şey, iktidarın o değerleri ya kendi değerlerine uygun hale getirmesi ya da manipüle etmesidir. Bunun en yaygın yöntemi de halka ait değerlerin içini boşaltarak, kendi değerleriyle doldurmaktır. Böylece şekil olarak halkın gibi gözüken değerler öz itibariyle iktidarın değerlerine dönüşmüş olurlar. Bu daha çok halkı Müslüman olan ülkelerde uygulanan bir yöntemdir. Zira İslam yapısı gereği dönüştürülmeye müsait değildir. Kur’an’ın korunmuşluğu buna müsaade etmemektedir. Yapıları gereği dönüştürülmeye uygun olan değerlere sahip toplumlarda iktidarlar o değerleri kendi değerlerine dönüştürürler. Batı toplumlarında yapıldığı gibi. Kimi iktidarlar da varlıklarını “zor” kullanarak sürdürürler. Ancak bunların ömürleri fazla uzun olamaz. Zira halkın kabullerine uymayan bir yapıyla hiçbir iktidarın uzun süreli yaşaması mümkün değildir. Onun için bir iktidar ideolojisini halkın kabulleri haline getirerek (halka kabul ettirerek) “geleneğe” dönüştürdüğü zaman kalıcılığını büyük oranda emniyete almış olur. Bu nedenle toplum mühendisleri, kültürel projelerle, her türlü psikolojik ve sosyolojik yöntemlerden yararlanarak yaptıkları propagandayla kendi doğrularını halka, halkın kendi doğrularıymış gibi kabul ettirmeye çalışırlar. Kendi norm ve değerlerini topluma içselleştirerek, kendi isteklerini halka istetirler.

Sermaye, ordu, siyaset ve bürokrasi bir iktidarın gövdesini taşıyan ana ayakları oluştururlar.

İktidarlar bu unsurlardan beslenerek, onların kolektif gücünden yararlanarak varlıklarını sürdürürler. Ancak burada çok önemli bir husus vardır o da iktidar bu kolektif gücü ne kadar besleyebilirse, ona ne kadar güç verebilirse, onlardan ancak o kadar yararlanabilir. Bu nedenle iktidarlar, güçlerini nerden alıyorlarsa oraya güç vermeyi öncelikli olarak dikkate almayı bir zorunluluk olarak görürler. Bu her türlü iktidar için böyledir. Örneğin diktatörler ve krallar iktidarda kalmayı ancak “güç”le sağlayabildikleri için çok güçlü bir silahlı güce ihtiyaçları vardır. Bunun için sahip oldukları olanaklarla çok güçlü bir “silahlı güç” oluştururlar. Öyle ki o güç ilk zamanları onlara hizmet etse de belli bir süre sonra gerçek iktidar durumuna yükselir. Yani görünürde farklı görünse de, gerçekte iktidar artık “silahlı güç”tür. Halkın değerleri ile çatışma içinde olan her iktidarın, varlığını güvence altına almak için güçlendirdiği silahlı güç, sonunda kendisine sağlanan bu büyük güç sayesinde “iktidarın” öncelikli söz sahibi ve belirleyicisi olmaktadır.

İslam’ın diğer iktidarlardan farklı en belirleyici özelliği onun meşruluğunu aldığı kaynaktır.

İslam iktidarının meşruluğunun kaynağı vahiydir. Vahye uygunluktur. Bir iktidarın İslami sayılabilmesi için, prensip olarak, kalkış noktası olarak Kur’an’a uygunluğu esas almayı “amaç” edinmiş olması zorunluluğu vardır. Kendilerini İslam’la tanımlayan geçmişin ve bugünün sultanları, kralları, diktatörleri, hükümdarları ve prensleri vahyi “amaç” olarak değil “araç” olarak kullandıklarından bu tanımın kapsamından çıkmaktadırlar. Ayırt edilmesi gereken husus, İslam’ı “araç” edinenlerle “amaç” edinenlerin, yani İslam’a teslim olanlarla onu kendi çıkarları için kullananların ayırt edilmelerini sağlayacak bilinç ve bilgiye sahip olunmasıdır. Müslümanlar bu bilinç ve bilgiye sahip olmadıkça din zalimlerin elinde zulme araç olmaya devam edecektir. Zulmü yok etmek için gönderilen din, bizzat zulme dönüşmeye; küfrün iktidarını yok etmek için gönderilen din, onun yaşamasına payanda yapılmaya devam edilecektir.

Geride bıraktığımız tarih, birçok iktidar çeşidine tanık oldu. Son iki yüzyılın en büyük iktidarı, kuşkusuz Batı uygarlığı olarak adlandırılan uygarlığa aittir. Tarihin tanık olduğu iktidarlar içinde hiçbir iktidar Batı uygarlığı iktidarı çapında yaygınlık kazanmadı. Batı uygarlığı, kendi dışındaki bütün iktidarların özendikleri, onun karşısında kendilerini hükmen yenik hissettikleri ve onun gibi olmaya istek duydukları, hayran oldukları bir iktidar biçimi olarak hiçbir iktidarın gerçekleştiremediği bir “kabulü” sağladı.

Ne var ki bu iktidar da yükselişinin sonuna gelmiş ve çöküş sürecine girmiş bulunmaktadır… Aydınlanmacı, seküler, rasyonalist, pozitivist değerlerin iktidarı olan bu iktidar, insanlığı felaketler ve çaresizliklerle karşı karşıya bırakarak tarih sahnesinden çekilmekle yüz yüze kalmış bulunmaktadır. Ve bu uygarlık iktidarının insanlığın hayatından uzaklaştırdığı “din” yeniden iktidardaki yerini almak üzere adım adım ilerlemeye başlamış bulunmaktadır.

Dünyanın bütün yerüstü ve yeraltı zenginlik kaynaklarını kendi kıtasına aktarmasına rağmen, insanına arzu ettiği mutluluğu tattıramayan Batı uygarlığı, insanlık için sayısız felaketlere neden olmuştur. Bir tek savaşta (ikinci dünya savaşı) elli milyon insanın öldürülmesi, yüzyıllardır dünya coğrafyasının her yanında milyonlarca insanın katledilmesi onun iktidarının eseridir.

Ancak başta Batı olmak üzere dünya yeni umutların peşindedir.

Ve yirmi birinci yüzyıl yeniden batıl da olsa “dinin” iktidar olmasına adaydır. Batı uygarlığının/modernizmin çaresiz bıraktığı insan batıl da olsa geçmişte koparıldığı dini değerlerine yeniden dönmeye başlamıştır. Batı kendi eliyle öldürdüğü(!) Tanrısını yeniden diriltme çabasına girmiş bulunmaktadır. Bu sürecin batı iktidarının yapısında ciddi bir değişikliği gerçekleştireceği beklenmemelidir. Çünkü İslam’ın dışında iktidara talip olan başka bir din yoktur. İslam, henüz iktidar değişikliği gerçekleştirecek somut bir varlığa sahip görünmese de, potansiyel olarak iktidar olma gücünü içinde taşımaktadır.

İslam, varlığını iktidar olmayla özdeşleştiren tek din olduğu için ve iktidar olmaya talip olduğu için, onun iktidar olmasının, kendi iktidarlarının sonu demek olacağını bildikleri için; dünya müstekbirleri tek tehlike ve düşman olarak onu ilan ederek, bütün güçleri ile onu yok etmek için çalışıyorlar. Batı uygarlığı, terk ettiği dinine yeniden dönerken, Müslümanların İslam’a dönüşünü en büyük tehlike olarak görmekte ve bu dönüşün önüne geçmek için bütün imkanlarını seferber etmiş bulunmaktadır.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal