İhtilaf

İhtilaf

Vahye göre bir dünya kurmayı “amaç” edinmeyen hiçbir anlayış ve düşünce kendisini Müslüman olarak nitelendiremez. “Amaçta birlik” imanın gereğidir.

Sözlükte “geride kalmak ve biri diğerinin yerine geçmek anlamındaki “half’ kökünden türeyen ihtilaf, masdar ve isim olarak bir şeyin diğer bir şeyin peşinden gitmesi, gidip gelmek, ayrı görüşe sahip olmak, çekişmek, karşı gelmek, eşit olmamak, görüş ayrılığı, anlaşmazlık” gibi anlamlara gelmektedir.

Hilaf ve ihtilaf kelimeleri benzer anlam içermeleri ve zaman zaman birbirlerinin yerlerine kullanılmalarına karşın, aralarında ayrıntı olarak şu fark bulunmaktadır: ihtilaf daha çok farklı bir görüşe sahip olma, farklı görüşlerden birini benimseme anlamı taşırken, hilaf farklı görüşlere karşı tavır alma anlamına gelmektedir.

İhtilaf kavramı İslami literatürde oldukça yaygın ve çok çeşitli konularda kullanılmaktadır. Ancak Kur’an, iki tür ihtilaftan söz etmektedir: İtikadi ve yaratılıştaki ihtilaf. Diğer bir deyimle kesbi (çalışıp çabalayarak elde edilen) ve gayri kesbi (tabii) ihtilaf.

Tabii (yaratılıştan olan) ihtilaflar Sünnetullah’ın gereği olarak vardır. Gece-gündüz, soğuk-sıcak, tatlı-acı, bitkiler, insanların renklerinin ve dillerinin ayrı ayrı oluşları gibi. (Furkan- 62; Rum – 22). Kesbi ihtilaflar ise inanç ve görüş farklılığını ifade etmektedir. İman-küfür, tevhid-şirk, İslam-laiklik gibi.

Kur’an, ihtilaf kavramını, Sünnetullah gereği olan farklılıkların dışındaki konularda, olumsuz anlamda kullanmaktadır. Kuran, vahyin tespitlerini, öngördüğü inanç sistemini ve değer yargılarını uygun görmeyerek, kendi anlayışlarına (hevalarına) uyanları “ihtilafa düşenler” olarak tanımlamaktadır. Toplumlar vahiyden sapınca, iman ve amel konusunda doğru ve yanlışı belirlemede ayrılığa düştüler. Onların içine düştükleri ayrılığı gidermek ve doğru yolu göstermek için Allah kitap ve elçi gönderdi. Ancak insanlar haset ve ihtirasları yüzünden vahyin hükümleri üzerinde ihtilafa düştüler. Kur’an bu durumu vahyi reddetme ve inkar olarak nitelendirmektedir. “Bütün insanlık bir zamanlar bir tek topluluktu; (sonra ihtilafa düşmeye başladılar), bunun üzerine Allah, müjdeci ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi ve onlar aracılığıyla hakikati ortaya seren vahiy(ler) bahşetti ki bununla insanların farklı görüşler edinmeye başladıkları her konuda karar verebilsin. Buna rağmen, kendilerine hakikatin bütün kanıtları geldikten sonra aralarındaki haset ve ihtirastan dolayı onun anlamı hakkında ihtilafa düşenler bizzat bu (vahy)in tevdi edildiği aynı insanlardı. Ancak Allah, inananları, kendi iradesiyle, üzerinde ihtilafa düştükleri hakikate sevk etti; çünkü “Allah, (ulaşmak) isteyeni doğru yola ulaştırır.”(2 Bakara-213)

Kur’an’la sabit olan ve itikadi konuların dışında kalan konularda farklı görüş ve düşüncelerin olması “dinde ihtilaf’ olarak nitelendirilemez. Kişisel düşünceler, dinin yerine konulmadığı, din gibi telaki edilmediği sürece doğrunun ve iyinin ortaya çıkmasını sağlaması açısından çok yararlı ve önemli bir etkinliktir. Bu etkinlik ne kadar önemsenirse o oranda insan ve toplumun gelişmesine, ilerlemesine katkıda bulunur. Bu Kur’an’da çok sık vurgulanan ve yapılması tavsiye edilen “akletmek”tir. Kur’an, aklını kullanmayanı Allah indinde yaratıkların en kötüsü olarak tanımlamaktadır. (8 Enfal – 22) Aklın kullanılması yani insanın akletmesi, Allah’ın insana verdiği en büyük nimettir. Aklı kullanmamak bu nimete nankörlük etmektir. Aklın kullanılması, insanın tahkik ve muhakeme etmesi demek olan düşünce farklılığı, Kur’an’ın küfür olarak tanımladığı ihtilafla bir ilgisi olmadığı gibi aslında sünnetullah’ın gereğidir. Diğer bir deyimle “ihtilaf değil rahmettir.” Her insanın bir “alem” olarak yaratıldığı göz önünde bulundurulursa birbirlerinden farklı düşünmeleri tabii bir hal olarak görülür. Farklılık ve aykırılıkları yok etmeye çalışmak demek, başka dünyaları yok etmek demek olur.

Yaşadığı hayatı düzenlemek de dahil bizzat Yaratıcı tarafından insanın tasarruf ve inisiyatifine bırakılan birçok konuda, insanın değişik görüş ve düşüncede olmasını, ihtilafı giderme adına kısıtlamaya çalışmak; akletmekle mükellef olarak yaratılan insanın, akletme faaliyetini durdurmak olur. Yaratıcı, dilerse kendisini dahi inkar edebileceği şekilde irade verdiği, kendisini inkar edebilme hakkını tanıdığı kuluna; neyi düşünüp, neyi düşünemeyeceğini belirleme hakkını hiç kimse kendisinde göremez. Ancak, kendi iradeleriyle iman etmeyi seçenler için Kur’an’ı ölçü almaları bir zorunluluktur. Ölçü olarak Kur’an’ı alması koşuluyla farklı düşünme bir kimsenin Mü’min ve Müslüman oluşuna engel teşkil etmez. Zira, Kur’an’ı ölçü almayan bir düşünce; görüş ve düşünce farklılığı değil inanç farklılığı olur. İtikatta ihtilafa düşülmüş olunur.

İtikada konu olmayan her şey tartışmaya açık demektir. Temel ölçü olarak Kur’an’ın alınması koşuluyla Müslümanların istedikleri gibi düşünmeleri doğuştan sahip oldukları bir haktır. Bu gerçeğe inanan bir Müslüman’ın, kendisinden farklı düşünen bir kimseyi kınaması veya ona karşı olumsuz bir tavır takınması söz konusu olmadığı gibi; yanılgılarını düzeltebilmek için bunu büyük bir imkan olarak görür. Görüş farklılıkları din halini almadıkça, diğer bir deyimle insanlar kendi görüş ve düşüncelerini din gibi telaki etmedikçe, düşünce farklılığı ayrılığa dönüşmez. Eğer düşünce farklılığı ayrılığa neden olmuşsa bu tevhidin bozulduğunu ve aslında itikadi farklılıkların ortaya çıkmış olduğunu gösterir. Kur’an’ın ölçü alınmasında zaafa düşülmesi, yeterli özenin gösterilmemesi halinde insan Şeytan’ın ayartmasına açık hale gelineceğinden, ihtilafın itikada taşınması kaçınılmaz olur.

Müslümanların geçmişlerine göz attığımızda ilk dönem Müslümanlarından sonraki kuşaklarda, İtikatta Kur’an’ın dışında kimi kaynakların da kabul görmesi ile birlikte, tevhidi düşüncelerinin giderek bozulduğu görülmektedir. Bu bozukluk zamanla artarak Müslümanların Kur’an’la ihtilafa düşmelerine neden olmuştur. Bugün içinde bulunduğumuz durumu, geçmişle mukayese ettiğimizde ehli kitabın vahiyle ihtilafından farklı olmayan bir ihtilafın yaşandığını görmekteyiz. Tıpkı geçmiş toplumlarda olduğu gibi, görüş ve düşüncedeki ihtilafların itikadi ihtilaflara dönüşmüş olduğu bir durum yaşanmaktadır. Günümüz Müslümanları(!) kendilerini İslam’a nispet etseler de; Kur’an’ın hükümlerine karşı kendi hükümlerine tabi olduklarından, Kur’an’ın “ihtilaf ehli” olarak tanımladıklarından fazla bir farkları kalmamıştır.

Özellikle mistizm başta olmak üzere, mezhebî ve fıkhî ekollerin din adına koydukları kuralların din gibi görülmesi, tevhidin bozulmasına neden olmuş ve insanlar Kur’an’ın hükümleri üzerinde ihtilafa düşmüşlerdir. Tıpkı kendilerine gelen vahyi bozan geçmiş toplumlar gibi. Din adına uydurulan şeylerin giderek dinin yerini alması, hakikatin kaybolmasına neden oldu. Ve insanlar din diye aslında hevalarına tabi olmaya başladılar. Yani vahyin yerine hevalarını din edindiler. Bu durum, dinde tahrifatın kaçınılmaz bir sonucudur.

Nasıl ki geçmiş ümmetler, dinde düştükleri ihtilafı gidermek için kendilerine gönderilen vahiy ve elçiyi sapıklıkla suçlayarak; atalarını üzerinde buldukları yola uymanın doğruluğunu iddia ettilerse; vahye tabi olan, kulluğunu ve dinini yalnızca Allah’a has kılan Müslümanlar da aynı durumla karşı karşıyadırlar. Tabii görüş ve düşünce ihtilafı olarak gösterilmeye çalışılsa da aslında ihtilaf Kur’an’ın hükümlerine karşı itikadi bir ihtilaftır. Tâbi olunan inanç sistemine Kur’an perspektifinden bakıldığında Kur’an’ın; küfür, şirk ve “ihtilaf’ olarak tanımladığı bir ihtilafla karşı karşıya olunduğu görülecektir. Bir yanda “dinini ve kulluğunu Allah’a has kılmak”, Onu Rab ve İlah olarak yeterli görmek ve ölçü (Furkan) olarak yalnızca O’nun Kitab’ına tabi olmak, diğer yandan da inancına şirki bulaştırmış, Allah’la birlikte birçok ilah edinmiş, Allah’ın dini yanında kimi insanların (şeyh, mürşid, müctehid, fakih, üstad) görüş ve düşüncesini de din gibi görenler. Bu iki kesimin arasındaki ihtilaf, dinin sınırlan içinde “görülmeye” çalışılsa da dinde ihtilaftan başka bir şey değildir.

İtikada esas teşkil etmeyen ve hayatımızı düzenlemeyle ilgili konularda ortaya çıkan görüş ve düşünce farklılığı, gerçeğin ve doğrunun ortaya çıkmasını sağlaması bakımından “ihtilaf’ olarak değil ancak istişare olarak nitelenmelidir. Bu, Kur’an’ın mü’min’lerden istediği bir davranıştır. Kur’an, mü’min’lerin işlerini aralarında müşavere ederek yapmalarını istemektedir. (42 Şura – 38) Kur’an’da müşaverenin öngörülmesi aynı zamanda insanlar arasında farklı düşüncelerin olabileceği anlamına da gelmektedir. “Kesin olmayan her hüküm içtihada açıktır, içtihada açık olan her hüküm de ihtilafa açıktır.” Hakkında kesin nas olmayan konular, kulların kararına ve düzenlemesine bırakılan konulardır. Hakkında nas olup ta bizzat nas tarafından açık bırakılan konular da kulların farklı anlam, hüküm ve içtihatlarına açık bırakılmış demektir.

Müslümanların düşünce ve inanç hayatında çok önemli bir fonksiyona sahip olmasına karşın, bugün fıkıh alanında inancın vahiyle ihtilafa dönüşmesinin nedeni, insanların kendi anlayış ve görüşlerini dinin sabiteleri gibi görmeleridir. Fıkhın, (güya) dini açıklamak ve anlaşılır kılmak için dine sürekli ilaveler yapmış olmasıdır. Her şeye din adına kural koymak, durmaksızın helal ve haram tespiti yapmak, sevap ve günahları belirlemek; bizzat Allah tarafından insanın sorumluluğuna bırakılan alanları da vahyin alanı içine sokmaya çalışmak, ihtilafların giderek vahiy karşıtı inanca dönüşmesinin nedenlerinin başında gelmektedir. Özellikle, doğrudan insanın sorumluluğuna bırakıldığı için, vahye dayandırılamayan alanlarda ve konularda; ya vahyi tevil ederek ya da Peygamber efendimiz adına uydurdukları yalanlarla veya kendilerince yüksek payeler biçtikleri şahsiyetlerin aracılığı ile konulan hükümler, çizilen sınırlar; insan görüş ve düşüncesinin vahyin yerini almasına ve inançlarını bozarak onların vahiyle ihtilafa düşmelerine neden olmuştur.

“Tür ve çeşit” ihtilafı ile “çelişki” ihtilafı farklıdır. Biri fıtratın gereği diğeri de gerçeği reddetmenin sonucudur. İnsanların algılama ve kavrama düzeylerinin farklılığı, kapasite, yetenek, bilgi, anlayış ve bakış açılarından dolayı birbirlerinden farklı düşünmeleri bizzat sünnetullah’ın gereğidir. Bu Kuran tarafından tavsiye ve teşvik edilen bir durumdur. Halife olarak yaratılan ve yeryüzünü imar etmekle görevlendirilen insan, bunu ancak düşünce ve görüşünü açıkça ifade edebilmesiyle başarması mümkün olabilir. İnsanın aklını devre dışı bırakması, düşüncedeki donukluk ve durgunluk gelişmeyi ve ilerlemeyi durduracağından insan yeryüzünü gereği gibi imar edemez. Allah’ın, Rasulüne müminlerin görüşünü alarak karar vermesini istemesi; (3/159) sahabenin bazı konularda Allah resulünün görüşüne itiraz etmiş olması ve Nebi’nin (sav) de kimi itirazları haklı bularak kendi görüşünden vazgeçtiği gerçeği; Hz. Musa ve Hz. Harun ile Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin arasındaki tartışmalar dikkate alındığında, Müslümanların farklı düşünebileceklerini; düşünmenin ve akletmenin önemini yeterince ortaya koymaktadır. Farklı düşünmek, “Kur’an’ın yerdiği ihtilaf” değil; insana irade verilmiş olmasının ve onun yeryüzünün halifesi olmasının gereğidir. Ancak, dinin bütünlüğünü bozarak, onun bir parçasını veya belli bir bölümünü alıp o parçayı da dinin bütünü yerine koymak düşünce farklılığı değil, inanç farklılığını doğurur. İtikadı bozmak olur. Dinin bazı kısımlarını alıp, bazı kısımlarını bırakmak dinde tefrikaya düşmektir. Dini parçalara ayırmaktır. “(O ortak koşanlardan olmayın ki onlar) Dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular. Her parti kendi yanındakiyle sevin(ip övün)mektedir. (30/32)

Vahyin belirlediği herhangi bir konuda anlaşmazlık ile konunun kendisini red ve inkar etmek aynı şey değildir. Anlaşmazlık söz konusu olabilir ancak red ve inkar etme hükmün kendisine yönelmesi halinde ihtilaf küfre dönüşür. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir şey hakkında çekişirseniz onu Allah’a ve peygambere döndürün, eğer Allah ve ahiret gününe inanıyorsanız. Bu, hem hayırlı hem netice itibariyle daha güzeldir.” (4-Nisa-59) “Lafzın” anlam ve amacını doğru anlamaya çalışmak ve bu konuda farklı fikirler ileri sürmekle “lafzın” kendisini tartışma konusu etmek bir değildir. Birincisi akletmek, kalben ve aklen düşünmektir. İkincisi ise küfür ve şirktir. İşte Kur’an bu ikinci tavrı (itikadî) ihtilaf olarak görmektedir. Yoksa Allah’ın ne dediğini, ne demek istediğini anlamayı amaç edinmiş olarak ortaya çıkan farklı yorumlar “dinde ihtilaf” olarak görülmemektedir.

Kur’an, Müslümanlar arasındaki düşünce ve görüş farklılığının inanç farklılığına dönüştürülmesini şiddetle kınamakta ve buna sebep olanları lanetleyerek küfre girme ve zulüm yapma olarak nitelendirmektedir. Düşünce farklılığının inanç farklılığına dönüşmesinin başlıca nedeni olan beşeri görüşlerin dinin yerine geçirilmesinden vazgeçilmeden ve ölçü olarak Kur’an’ alınmadan, tevhidin korunması ve vahdetin sağlanması mümkün olamaz. Bugün, Allah’ın dini parça parça edilmiş ve herkes kendi yanındakini gerçek din saymaktadır. “Dinlerini (bir kısmını inkar etmek suretiyle) parça parça edenler, ayrı ayrı fırkalar olanlar (yok mu?) sen hiçbir şekilde onlardan değilsin. Onların işi (cezası) ancak Allah’a aittir. Sonra O, ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir.” 6 Enam – 159) Tasavvufun inanç ve amel yapısı, vahiy ve Allah anlayışı Kur’anî kriterlere göre değerlendirildiğinde, onun yukarıdaki ayetin kapsamında olduğunda hiçbir kuşku yoktur. Aslında, Kuran ve sünnete göre dini anlamak ve uygulamak gibi bir misyonu olan fıkıh, maalesef kendi kurallarını tıpkı vahiy gibi belirleyici ve bağlayıcı hale getirmiş, hatta teoride olmasa da realitede kaynaklık değeri açısından vahyin önüne geçmiştir. Günümüzdeki şekliyle Müslümanların inancını ve pratiğini şekillendiren fıkıh, büyük bir oranda Kur’an’la ihtilaf halindedir. Özellikle haramlar ve helaller, sevaplar ve günahlar konusunda koyduğu kurallar ve belirlediği şartlar, vahyin devre dışı bırakılmasına; insan kaynaklı bir din anlayışının oluşmasına neden olmuştur. Fıkhın, din adına sürekli yeni kurallar üretmiş olması sonucunda, din alabildiğine çoğalmış, ağırlaşmış ve içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Bu çoğalma giderek dinin kendi mecrasından çıkmasına, inancın vahyin kontrolünden çıkarak aklın, hevanın, hasedin, mistisizmin kontrolüne girmesine neden olmuştur. Gelinen bu noktada ortaya “itikadi ihtilaf” çıkmıştır. Ve bu ihtilaf, dini insanların kontrolünden çıkarıp vahyin kontrolüne vermek isteyenlerle, dini kendi kontrolünde tutmak isteyenlerin arasındadır.

Vahiyle sabit kılınmış alanların dışında kalan alanlarda, kuralları sabitleştirmek, insanın kendi içtihadını / yorumunu din haline getirmesi anlamına gelir. Hayatı düzenleme konusunda bizzat Yaratıcı tarafından insanın inisiyatifine bırakılmış alanlarda değişmez sabit kurallar koymak, helaller ve haramlar tespit etmek, sevap ve günahlar belirlemek “dinde ihtilaf” etmektir. Bu alanlarda her türlü düşünce ve görüş farklılığı doğal karşılanmalıdır. Tartışmaya açık bırakılmış alanı tartışmaya kapatmak, vahyin yanında ayrıca beşeri görüşü de “din ” haline getirmek olur. Ki bu Kur’an’ın küfür olarak gördüğü ihtilaf kapsamına girmektedir. Bu bağlamda herhangi bir mezhebin görüşünü kesin uyulması gereken kural düzeyinde görmek, mezhebi din edinmek olur.

Yeryüzündeki kargaşa insanın hevasına uymasının sonucudur. Dünyaya aşırı düşkünlüğü, bencilliği, haset ve ihtirası yüzünden azgınlaşan; Kur’an’ın ifadesiyle “bağiy’leşen insan, sapkınlaşmıştır. Doğru yolu göstermek için gönderilen vahiylere karşı muhalefet etmelerinin temel nedeni bu sapkınlıktır.

“Bağiy”leşen toplumlar vahyi kendi arzularına göre değiştirerek, işlerine geleni alırlar, gelmeyeni de bırakırlar. Dinin parçalanması, tahrif edilmesi, heva ve hevesin belirleyici hale gelmesi kaçınılmaz olur. Diğer bir anlatımla “vahiyle ihtilafa” düşülmesi insanın “bağıy”leşmesinin doğurduğu bir sonuçtur. İhtilaf ile ilgili ayetlere bakıldığında, ihtilafın bilgisizlikten kaynaklanmadığı görülmektedir. İnsan kendisine bilgi (ilim) geldikten sonra ihtilafa düşmüştür. Dünyaya karşı olan aşırı sevgi, ihtiras ve tutku insanda küfür ve kibre neden olmakta ve bundan dolayı da insan haktan sapmaktadır. İnkarcı tavır insandaki doğru ile yanlışı birbirinden ayırma duygusunu yok etmektedir. Doğru yolu gösteren bilgi (ilim) gelince de ona ihtilaf etmektedir. Yani ihtilaf bilinçli bir tercihin sonucudur.

İslam inancında itikada konu olan şeyler üzerinde ihtilaf olamaz. Diğer bir deyimle “itikatta ihtilaf olmaz”. Vahyin kendisine ve onun bildirdiklerinin hakikat olduğuna ihtilaf edilemez. Bu konularda ihtilaf eden küfre/şirke düşmüş olur. İtikatta kesinlik yani yüzde yüz eminlik şart olduğundan, vahyin dışında hiçbir kaynak itikada esas alınamaz. Bu nedenle Kur’an dışındaki diğer kaynaklardaki bilgiler üzerinde ihtilaf edilmesi “itikadi ihtilafa” neden olamaz. Kim bu kaynaklardaki bilgileri itikadi ihtilaf konusu yaparsa, o kendi anlayışını vahyin yerine koymuş olur ki bu vahiyden sapmadır. Ve bu tutum Kur’an’ın küfür olarak tanımladığı ihtilaftır. Zira yalnızca Kur’an’ın kendisi ve içerdiği bilgiler üzerinde iman etmek noktasında kuşkuya yer bırakmaksızın inanmak temel esastır. Bu esasta eksiği olan iman etmiş savılmaz.

Dileyen iman, dileyen de inkar edebilir. Yaratıcının zorunlu görmediği bir konuda hiçbir güç zorlayıcı olamaz. Ancak bir kimse imanı tercih ettikten sonra, bir kısmını alıp bir kısmını bırakarak onun bütünlüğünü bozamaz. Her kim bu bütünlüğü bozarsa o Kur’an’a ihtilaf etmiş sayılır. Kur’an’ın kendisini kabul etmeyi tartışma konusu etmeyen bir kimse, onun hükümlerinin meşruluğunu tartışma konusu ettiği anda Kur’an’ı kabul etmiş olmasıyla çelişkiye düşmüş olur. Kur’an’a göre kısmen kabul etmemeyle hiç kabul etmeme birdir.

Dinin gösterdiği yolu terk ettiği halde Müslümanlık iddiasında bulunan, Rabb’lığı ve İlahlığı tek başına Allah’a özgü kılmayan; dinin, aynı zamanda hayat sistemi olduğunu kabullenmeyen bir kimse, dinini parçalamış demektir. Gelen “ilmi” yanlış ve tutarsız şeyler için kullananlar, dinle bağlarını koparmış kimselerdir. Onların hesabı Allah’a kalmıştır. Dinin yalnızca işlerine gelen ve kabullerine uyan kısımlarını alarak, kendilerini Müslüman sayanlar vahyin tamamını inanç ve yaşamlarında ölçü almayı kabullenmedikleri sürece “ilim” geldiği halde ihtilafa düşenlerden hiçbir farkları olamaz. Vahyi, imanında ve amelinde ölçü almayı zorunlu görmeyen ve ona teslim olmayı içtenlikle benimsememiş bir kimseye itaat edilmesi, ona iltifat edilmesi, onunla ortak hareket edilmesi veya az da olsa ona sevgi duyulması insanı “vahye ihtilaf” etme konumuna düşürür.

Vahye göre bir dünya kurmayı “amaç” edinmeyen hiçbir anlayış ve düşünce kendisini Müslüman olarak nitelendiremez. “Amaçta birlik” imanın gereğidir. Amaçta ihtilaf dinde ihtilaf ile aynı anlama gelir. Bu nedenle amaçta birlik imanda birlik demektir. “Amaç birliği” vahyin sabitelerindendir. Bir mü’min, Kur’an’a tabi olmayı, onun yolundan gitmeyi, onu hayata hakim kılmayı “amaç” edinmesi, onun mü’min sayılabilmesinin temel şartlarındandır. Bu şartı dikkate almayan bir kimse, dinle ihtilafa düşmüş ve dinden sapmış demektir. “Amaç” birliği Müslümanlar için itikadi bir zorunluluktur. Diğer bir anlatımla Müslüman olduğunu söyleyen bir kimsenin davası İslam olmak zorundadır. Davası İslam olmayanın yolu da İslam değildir. Yolu İslam olmayan bir kimse kendisini Müslüman sansa da aslında onun Müslümanlıkla bir ilişkisi kalmamış demektir.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal